BİR CUMHURİYET ALP ERENİ


Mehmet BİLGEHAN
Düşünün, tefekkür ehliyetine sahip yegâne varlıktır insan. Düşünme melekesi İnsanı diğer varlıklarından ayıran en önemli özelliği (farikası) olarak belirtilebilir. Düşünen, idrak eden, idrakin de idrakine sahip bir varlıktır insan. Yüce Allah onu akıllı bir varlık olarak yaratmış ve diğer varlıkları da onun emrine musahhar, amade kılmıştır. Aklını kullanabildiği ölçüde kalbini de kullanır insan. Aklını ve kalbini kullanabilen bir varlık olarak, hem akıl hem de kalbi melekelere sahiptir. Bu nedenle gerçek âlem ile gayb âlemini de idrak eder. Bir aşamaya daha götürürsek, “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!” kavlinden hareketle insan hayal edebilen bir varlıktır da aynı zamanda. İnsan faziletmeab hassalara sahip tek varlıktır diyebiliriz. Ancak, insan faziletmeab, yani üstün özelliklere sahip bir varlık olarak kendisini tam olarak tanımayan bir varlıktır da aynı zamanda.
Fırtına kabilinden yıldırım gibi şakıyan fikirler akınına uğrayan insan göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman aralığında yığınla düşünce akınına uğrayabilir ve beyin fırtınası dediğimiz yoğun düşünme halinde düşüncede düşünceye akabilir. Hayal girdabında âlemlere de akabilir. Bu nedenle, Şeyhi de, müride de kendisi olabilen varlıktır insan. Yani insan âlem-i gaybdan, âlem-i şuhuda yolculuk yaparak bilinmeyen hakikatleri Allah’ın lütuf ve ihsanıyla bilinç düzeyinde anlayabilen ve görebilen bir varlık olarak şamanca bir yolculuk yapabilir.
İnsan olarak düşünceye, tefekküre daldığımız Hatay’ın iki dağ arasında geniş bir vadide yer alan Antakya merkez ilçesinde tanıdığım, gür sesiyle: “Bu dünyaya Türk gelmenin, Türk Yaşayıp Türk Ölmenin lezzetine erilmeli…” dediğinde dinleyenlerin bedeninde ürpermeyen tüy bırakmayan birinden bahsetmek amacıyla dem vurdum. Düşünebilen, tefekkür eden bir varlık olan insana. Böyle bir insandan söz etmek, onu sizlere anlatmak zorunluluğuyla dökülüyor kelimler ardı ardınca. Kergek bolup Tengriye yürüyen, Hakk’ın rahmetine kavuşarak uçmağa yolculuğa çıkan -yiğit nâmı ile anılır- “Öküz Ahmet”, tiyatronun büyük üstadı, emekli öğretmen, “Yiğit Bozkurt”, Hatay, Şenköylü Ahmet Sönmez’den bahsedeceğim. Ahmet Sönmez, bir Cumhuriyet Alp-Ereni, Gazi-Dervişi, Ülkücü, Bozkurt’dur. Türklük anlamında, Türkçülük anlamında müridi olduğum Türk-İslam ülküsünün şeyhi, -en azından benim şeyhim-, Ahmet Hoca’mdan söz edeceğiz.
Ahmet Sönmez, Antakya’da ülkücülerin, bizim gençliğimizin efsane delikanlısı bileği ve yüreği sağlam, delikanlısıdır. Ülkücü Öğretmenlerin başkanlığını yapmış Mansur Dalar abimin, Ülkücü işçileri bir araya getiren ülkücü işçilerin başkanlığını yapmış Ömer Dalar Kardeşimin, Ülkücü hanımları ilk örgütleyen Asena bacım Emine Dalar’ın  (Bu arada bu alanda emeği büyük Asena bacım, (Birsen Bilecik’i de saygıyla yâd ederim.) dayılarıdır.
Ahmet Sönmez onların dayısı, ancak benim neyim? Benim, arkadaşım, ağabeyim, ülküdaşım, ocağım, toprağım, her şeyim. Ahmet Sönmez Türklüğün Bayrak, hilâl, yıldız, hak, hürriyet, istiklâl, yurt, millet, ırk, vatan, kahramanlık gibi millî kavramları ile iman, şehâdet, helâl, cennet, Hudâ, ezan, mâbed, vecd gibi dinî motifler onun hayatında ve dilinde farklı lezzetlerle ifade edilmiştir. Türklüğün “alp” özelliği ile İslam’ın “eren” özelliğini birleştiren model bir Türk-İslam karakteridir. Bu nedenle, Ahmet Sönmez, bir cumhuriyet Alp-Ereni’dir, Gazi-Dervişi, Ülkücü-Bozkurt’udur. Ahmet Sönmez’in birçok özelliği var. Bunların çoğu da önemlidir. Ancak bana göre en önemli özelliği millî ve ulvî değerler ile dinî motifleri dengeli bir şekilde ruhunda özümsemiş biri olarak Türk İslam Ülküsünün canlı bir bedeni, yaşayan bir karakteri olmasıydı. Türk milletinin milli değerleri: bozkurt, bayrak, hilâl, yıldız, hak, hürriyet, istiklâl, yurt, millet, ırk, vatan, kahramanlık gibi millî kavramlarla; İslam’ın değerleri: iman, şehâdet, helâl, cennet, Hudâ, ezan, mâbed, vecd gibi değerleri Allah’ın kendisine verdiği Türk milli kimliğinin potasında uyumlu ve dengeli bir biçimde şekillendirebilmiş olmasıdır. O, Kızıl Elma Ülküsü ile birlikte i'lây-ı kelimetullah ülküsünü birbirinden ayırmamıştır. Bu değerleri dengelemiş ve örnek olmuş yaşamı ile Cumhuriyetin bir Alp-Ereni, Gazi Dervişi ve Ülkücü-Bozkurt’udur.
1986, 1987 yıllarında “Bizim Ocak” dergisini Antakya ve Hatay’da kurmaya çalıştığım yıllarda, bir araya geldiğimizde, mürşid-mürit ilişkisiyle kendisinin “ Öz Ağlayınca Göz Ağlar” sözünden etkilenerek, adını “Özün Gözyaşları” adını uygun gördüğü, benim bir anlamda “Akifnâme” olarak değerlendirdiğim bir tiyatro eseri vücuda getirdik. Amacım bu oyunu onunla ilk defa Antakya’da sahneye koymaktı. Ancak, benim için gelişen olumsuz olaylar nedeniyle, Antakya’dan ayrılmak zorunda kaldığımdan bu oyun sahneye konamadı. Aslında bu oyun bir şekilde gün yüzüne çıkamadı.
Ahmet Sönmez, “Bu dünyaya Türk gelmenin, Türk yaşayıp Türk ölmenin lezzetine eren, inandığımız güçlü bir Allah, güvendiğimiz güçlü bir fikir var.” diyerek inandığı ülkü değerlerini her yerde farklı bir ton ve belagatle dile getirmiştir. Hayatı bir tiyatro sahnesi gibi kusursuzca yaşamaya çalışan benim ağabeyim Ahmet Sönmez’in diksiyonu işte temiz bir Türkçe denebilecek lezzete ve tondaydı. Ağzından çıkan, dudaklarının arasından dökülen hemen her kelimesi, her kavramı aslî ve mecazî manalarıyla dinleyende hayat bulurdu. Etkilenmemek ne kelime... “Türk güç demek, kuvvet demek. /Tanı oğul, tanı kızım adını./ Boy boy idik Asya’nın ortasında, Avrasya’da,/ Kimimiz Kıpçak, Karluk Oğuz, Uz, Peçenek’tik,/ Sonra millet olduk, Asya dar geldi bize, /Hanlarımız hakan oldu Sarı Çin geldi dize,/ Yalvaç (Eski Türkçe, yalvaç, yalabaç ‘peygamber’) Muhammed’i (SAV) seçtik, /Malkoçlardan hızla geçtik Malazgirte dineldik, / Sultan oğlum, Selçuk denildi, yurt bulundu Oğuz’a, …” diye başlayan manzum tarih anlatışı hala aynı lezzete kulaklarımda çınlıyor. Sonra heyecanlanır, biliyor musun, biliyorsun tabi, ama ben yine de söyleyeyim, kardaşım, bir daha altını çizelim:“Mehmet kardeşim, bizim iki babamız var; Biri doğal olarak biyolojik varlığımız olan babalarımız, diğeri ise ruhumuzu kana kana Türklük gururu ve İslâm’ın faziletini içmemizi sağlayan Başbuğ Alparslan Türkeş. Bu yüzden ülkücüler, dinden kardeştir, ülkücüler bu nedenle ülkücülükle de kardeştir. Sen unutma benim kardeşimsin. ” derdi. Evet biz Türklük ülküsünde kardeştik, biz İslam inancında kardeştik. Biz kardeş olduğumuza iman ettik. Biz rahmetli İsmail ile de, Mahir ile de, hakka yürüyen, Ahmet Şahbaz, Kemal Süral, Nuri Yılmaz ile de kardeştik.
Ahmet Sönmez, korkusuz ağabeyim. Korkusuzdu, korku nedir bilmezdi. Cesurdu, cesaretin doruklarındaydı. Ama korktuğu zamanlar da olurdu.  Peki, benim, cesur ağabeyim neden korkardı. Bunu da “Özün Gözyaşları” oyunundan alıntılarla anlatayım:
Oyunda,  Ahmet Sönmez’e “Sen hiç korkmaz mısın?” diye bir soru sormuştum. Ahmet Sönmez, oyunun bu bölümünde: “Akif ‘İstiklal Marşı’nda neden,’ Korkma!’ nidâsıyla başlar bilir misin?” diye sorar; karşısındaki ben de düşünüp zihnimin en derininden itiraz etmeyeceği bir cevap ararken, Ahmet Sönmez, nefes alıncaya kadar geçen zamanda devam eder:
“Bak sana önce birinci kıtada ne diyor açıklayım: (Sahnede seyirciye doğru dönerek)
Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
(Ey milletim! Üzülme, endişe etme, meraklanma… Bu göklerde, kızıl şafaklar içinde dalgalanan al bayrağımız hiçbir zaman yerinden inmeyecek. Milletimiz esir düşmeyecektir. En son Türk ferdi ölünceye kadar, onun görevi bayrağımızı dalgalandırmaktır. Bayrağımız, milletimizin şeref ve saadetinin bir yıldızı, hürriyet ve istiklalinin göklere vurulmuş bir damgasıdır. Benim milletim her zaman o şeref ve yücelik ile yaşayacak ve yalnız bizim olan bu bayrak daima göklerimizde bir yıldız gibi parlayacaktır.)
“Korkma!” nidası Akif’in bir sarsılmaz imanın bir ifadesi. Tarihin hiçbir döneminde korkmayan bir millete “Korkma!” diye hitap etmek kimin haddine?”
Oyundaki, ben herhalde bu soruyu bana sordu, diye yine cevap aramaya çalışırken birden o, “Akif’in haddine Mehmet’im.” derdi. “Şimdi, sen neden, neden Akif’in haddine diye soracaksın, zaten gözlerin soruyu soruyor.” Ben: “Neden Ahmet abi?”
Ahmet Sönmez, “Mehmet’im Akif’im, bu kıt'ada Türk milletine sesleniyor, ama kendi dilinden değil, yine Türk milletinin dilinden sesleniyor. Şimdi burada Türk milleti sence korkuyor mu? Dur, dur. Cevap vermeden önce dinle, dinle Mehmet’im, iki türlü korku vardır: biri adi korku, diğeri asil korku. Kabul ediyorum ilk korkuda ödleklik anlamı var, ancak, korkmak her zaman ödü patlamak anlamına gelmez. Korku, çoğu zaman da asil bir duygunun, insanî bir endişenin ifadesidir.”
Ben, “Peki, Ahmet abi, asil korku bir korkaklık türü değil mi?” Ahmet Sönmez, “Değil, Mehmet’im değil! Senin de benim de duyduğum asil korkular vardır. Yani senin de benim de milletçe kaybetmeyi göze alamayacağımız değerlerimiz var. Mesela, milletin başına bir şey gelir diye korkarız, istiklalin kaybedileceğinden endişe ettiğimizde korkarız. Bunlar, asil bir korkunun ifadesidir. Ailemizin ırzına, namusuna bir tehlike gelmesinden korkarız. İtibarımızı kaybetmekten korkarız, düşün bakalım sen bu söylediklerimle ilgili korkmaz mısın?
Ben heyecanla: “Korkarım elbet, korkarım! bunun için tetikteyiz zaten, bunun için ülkücüyüz. Vatan, için, millet için ve milli ve manevi değerlerimiz için.”
Ahmet abi tepkimden hoşlanmış olmalı aynı tonda devam ederek: “İşte, Mehmet’im Akif’te ‘Korkma!’ diye seslenirken, asil bir endişenin, kaygının ifadesiyle haykırır. Ozanca, Baksıca, Kamanca haykırır. Türk milletinin ruhunu kendi ruhunda vahyederek, medyumca haykırır. Çünkü milletimiz istiklalini kaybetme korkusu içindedir. Dediğin gibi, bunun için ülkücüyüz, işte ülkücülük sevdiği uğrunda gerekli fedakârlıkları yapabilmektir. Milliyetçilik, Türk milletini sevmekle ilgilidir, Türk milletini sadece sevdiğinizde milliyetçi olursunuz, ama onun için canınızdan geçtiğinizde, ölümü göze aldığınızda ülkücü olursunuz. Burada ölmeliyiz demek istemiyorum, vatan için en güzeli faydalı işler başarmak için yaşamaktır elbet. Ben, milliyetçilikle ülkücülüğün arasındaki farkı anlatmak için söylüyorum bunları.”
Ben yine aynı heyecanla “Peki, Ahmet abi, burada ‘Korkma!’ nidasıyla devam eden ifadelerden anladığıma göre; Akif’e göre bir sebep-sonuç ilişkisinden dolayı korkmamalıyız, ama neden korkmamalıyız, Akif, bu inancı nereden alıyor?” diye sordum.
Ahmet Sönmez, “Ne güzel sordun, Mehmet’im, ne güzel sordun! Akif, milletin endişe etmemesi gerektiğini; istiklalin kaybedilmeyeceğini endişeyi bertaraf eden bir tonda “Korkma!” nidasıyla seslenerek bir hak edişin ‘ilahî adaletin tecelli ‘tarihsel hak edilmişlik’ manası ile Allah’ın vaadine olan güven duygusuyla ifade ediyor. Şafak vaktinden önce gecenin en karanlık zamanı yaşanır. Bizim ‘İstiklâl Savaşı’ verdiğimiz yıllar, bu en karanlık zamana benzer. Fakat bu zaman çabucak geçer ve ardından şafak söker. Aydınlık günler başlar. Bunun için millet, içinde bulunduğu karanlığın uzun süreceğini sanarak korkuya kapılmamalıdır. Biraz sonra şafak sökecek ve karanlık son bulacaktır.”
Aniden araya girdim: “Ahmet abi bu şiir yazıldığında İstiklal Savaşı (Harbi) bitmiş miydi?” Ahmet Sönmez, “Hayır! En hareketli günleriydi. Akif’in öngörüleri bunlar. İstiklal Marşı’nın yazıldığı dönemde Türk ordusu düşmanla savaş hâlindedir. Bakara Sûresi’nin 62. Âyetinde: “İnnellezîne âmenû vellezîne hâdû ven nasârâ ves sâbiîne men âmene billâhi vel yevmil âhiri ve amile sâlihan fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne)” (Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır) diye hükmedilmiştir iman edip salih amel işleyenler için korku yoktur. “Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.” Yani şiirdeki “Korkma!” nidası ahiret inancının bir getirisi olarak dünyalık korkuları silip atar. Vatan için canını feda edenler muhakkak ki mükâfatın muhatabı olacaklardır. Öyleyse bu gayenin sahipleri korkuyu gönüllerinden söküp atmalıdır. Burada bir bakıma uhrevi korkunun hatırlatılmasıyla dünyada vatanı kaybetme korkusuna vatan için can vermenin ödül olduğu şerh düşülmüştür.” Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn (sâdikîne).” (Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.) ihtarını dikkate alarak hak üzere olan ve vaadi hak etmek için canlar feda eden milletin korkmasına gerek yoktur İstiklal Marşımız “Korkma” diye başlar ki bu ancak Mehmet Akif Ersoy’un elinden çıkardı çünkü burada buram buram Türk-İslam ülküsü yatıyor. Mehmet’im şu hadiseyi de bilirsin, Hz. Muhammed’in hicreti esnasında onun peşine düşenlerden korunmak amacıyla bir mağaraya girmişlerdi Hz Muhammed (SAV)ve Hz. Ebubekir. Hz. Ebubekir’in çok korktuğunu gören Hz. Muhammed (SAV), onun omzuna dokunarak: "Ey Ebu Bekir! Korkma! Hiç şüphesiz, Allah bizimledir!" buyurmuştu. Yani Mehmet’im Peygamber efendimizin dediği gibi, Allah aynı inançla Akif’in gönlüne, kalbine vahyederek ‘Ey Türk milleti korkma! Hiç şüphesiz Allah sizlerle beraberdir.’ dedirtiyor.”
(Devam edecek)
Ahmet Sönmez Türklük bedeninde taşıdığı “alp” olduğundan yüreği çeliktendi, korkmazdı. Elbet Korkmazdı. Her alp-eren gibi sadece vatan, millet ve devlet için korkar ve endişe duyardı. Ne için korktuğunu Akif’in “Türk Ordusuna”, “Mehmetçiğe” ithaf ettiği İstiklal Marşı’nın birinci kıtası üzerinden anlattır, meseleyi bunun için de neden korkmamak gerektiğine bağlardı. Çünkü Alp-eren, Gazi-Derviş, Ülkücü-Bozkurtlar Anadolu Türk anası Asenaların saçlarına kına yaktığı ülkü erleriyiz ve asil bir korkunun endişesine vatan, millet ve devletimiz tehlikeye düştüğünde korku hissederiz. Ancak, Kızıl Elma Ülküsünün, i'lây-ı kelimetullah ülküsünün “alpleri” olarak Allah’ın hükümlerine iman etmiş, salih kulları olarak da nihayetinde asla korkmayız!
Mehmet BİLGEHAN

04.03. 2017

Yorumlar