BAYRAM DURBİLMEZ’İN “TURNALAR” ŞİİRİ İLE TÜRK DÜNYASINA RUHSAL BİR FARKINDALIK


Mehmet Bilgehan
ÖZET
Bilge bir şair olan Bayram Durbilmez, Turnalar şiirlerinde bilgece, bilimsel bir analiz yapmıştır. Birinci şiir güçlü yönlerimizi, fırsatlarımız, ikinci şiir bizim zayıf yönlerimiz ve bize tehdit unsuru olan önemli problemlerimizi şiir diliyle ifade etmektedir. Durbilmez, birliğimizi, dirliğimizi ve esenliğimizi oluşturacak manevi köprülerimizi, hem kurabilecek unsurlara, hem de yıkmakla görevli şer güçlere ve yerli işbirlikçilerine telmihte bulunarak milletimizin maruz kaldığı sanal savaş aracı subliminal yazılımlara, şiirleriyle karşı cephe açmış ve tek başına yeni nesli etkileyebilecek bir hayat, kültür, stratejik akademi oluşturmuş gibi görülüyor. Şiir dilini etkili iletişim açısından yetkin bir düzeyde kullanarak bütün Türk Dünyası’nın anlayabileceği ve hissedebileceği olgunlukta bir şair olduğunu kullandığı şiir dili unsurlarıyla açıkça göstermektedir. Sadece gelenekli edebiyatımızın şiir türleri ve öğeleriyle şiirlerini terennüm eden bir şair olarak, aynı zamanda, çağdaş şiirinde kaynağının gelenekli edebiyat olduğunu örnek şiirleriyle göstermektedir. Şiirlerinde şimdiki zamana, yani ana odaklanarak çağımıza, dahi bir şekilde de geçmişe giderek, geleceğimize yön verebilecek öğelere şiirlerinde yer vermiştir. Şiir dili ile önce aklımıza ve mantığımıza hitap etmekte, sonra kolektif bilinçdışı imge ve simgeleri kullanarak mananın esrarlı güzelliğiyle kalbimize, oradan asıl bedenimize, ruhumuza dokunarak bizde farkındalık yaratmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Bayram Durbilmez, Turnalar, şiir, şiir dili, SWOT analizi, farkındalık, imge, simge, mitoloji, arketipler, kolektif bilinçaltı, kişisel bilinçaltı
SUMMARY
Bayram Durbilmez who is a wise poet has made wise a scientific analysis. He has stated the first poem our strengths, opportunities and the second poems our weakness and threats which are our problems to us. Durbilmez is seen like created a academy of the life, culture, strategic our spiritual bridge which are kept our unity, our provisions and our salvation, and has remind both elements can be established and to the force of evil the duty with destroy and local collaboration and has declare war against that our nation is exposed the subliminal software which is the virtual fighting vehicle with her poetry. He is Show clearly as using the elements of poetic language that be a poems who can use at maturity to the human of the whole Turkish World can understand, feel as using for effectively communication the poetic language. Not only he is a poem who chant with the poem types of tradition literature, but also is to show that be the source of the contemporary poetry the traditions literary with her samples poetry. He has given place to our age focusing the present time that is moment and ingenuously going the past time to elements which can direction to our future in her poems. He is chanting to our 
Key words: Bayram Durbilmez, cranes, poetry, poetic language, SWOT analysis, awareness, image, icon mythology, archetypes, the collective unconscious, personal unconscious




GİRİŞ
Bayram Durbilmez Türk dünyasının önemli kültür merkezlerinde akademisyen kimliği ile Türkoloji alanında ders verirken Türk dünyasını yakından inceleme fırsatı bulan aynı zamanda ozan, şair kimliği ile ön plana çıkan bir bilim adamımızdır, yani, “edebiyat sanatı” ile “edebiyat bilimi”ni bir arada sürdüren akademisyen şairlerimizdendir.
Bayram Durbilmez, Türk Dünyası Şiirleri Turnalar’ kitabın da ilk şiiri ‘Turnalar’ adını taşıyor. Turnalar şiiri ile şair önce, milletimizin güçlü yönlerini, bizi biz yapan değerleri, fırsatlarımızı bir bir sıralarken, ‘Turnalar-II” şiiri ise, her an karşı karşıya olduğumuz tehditleri ve nihayet, zayıf yönlerimizi şiir dili ile ifade ediyor. Sonra da tarihi, sosyal, kültürel kimliğimizin şiir diliyle bir analizini yaparak önce aklımıza ve mantığımıza, sonra kalbimize, nihayet ruhumuza dokunarak farkındalık yaratıyor.
Bu sistematik çalışma tekniğine günümüzde SWOT analizi denilmektedir. SWOT analizinin açılımı, güçlü yönler ‘Strengths’, Zayıf yönler ‘Weaknesses’, fırsatlar ‘Opportunities, tehditler ‘Threats’ anlamına gelmektedir. SWOT Analizi, bir projede, ya da bir girişimde kurumun, tekniğin, sürecin, durumun, kişinin güçlü, zayıf yönlerini belirtmek, iç ve dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri tespit etmek için kullanılan bir tekniktir.  Bu teknik bir kurumun hedeflerini belirlemek ve amaca ulaşmak için olumlu ya da olumsuz olan iç ve dış faktörleri tanımaya yönelterek farkındalık yaratmaktadır.
Bayram Durbilmez, güçlü yönümüz olarak, ‘yedi devlet ve bir millet’ olarak gördüğü bir üst kurumun varlığından söz ediyor. Bu üst kurumun insanlarını bir turna katarı gibi semada gezdiriyor. Onlara güçlü yönlerimiz, fırsatlarımız ve zayıf yönlerimiz, tehditlerimiz konusunda şiir diliyle bir hayat, bir kültür, stratejik bir akademi oluşturuyor. Böylece şiiri bir hayat, kültür akademisi yapmış, bir ozan, kam, baksı kişiliği ile karşı karşıya olduğumuzu hemen hissediyoruz.
Şair, ozan, baksı, kam kişiliği ile şimdiki zamana geçmişin gerisinden bakarak gelecekle ile bir kehanette bulunuyor. Bu bakış açısı dehanın bakış açısıdır. Dehaca bir öngörü ile şair, hayalleri ve yüksek idealleri olan bir milletin diğer milletlerden önce farkındalık geliştirmesinin önemli olduğunu hatırlatıyor. Akıllı davranıp geleceği okuduğumuz takdirde, devlet sayısının artacağı müjdesini veriyor.
Ozantürk mahlasıyla çevresel faktörlerle, bizi biz yapan değerleri, yedi kültür merkezimiz olan başkentleri ve çevresinde gelişmiş olan ortak kültür değerlerimizi, gönül birliğimizin manevi mimarlarını güçlü yönlerimizi oluşturan en önemli değerlerimiz olduğunu ifade ediyor. Geleceğimiz açısından önemli olan fırsatlarımızı tespitini yapıyor; sonra da, yedi devlet bir millete tehdit unsuru olabilecek faaliyetleri, eksiklerimizi, rakip devletlerin stratejik noktalarda bulunan soydaşlarımız üzerinde uyguladığı soy kırımı dile getirerek, Dur/bilmez mahlasıyla bunları önceden fark edip önlem alınması gerektiğini vurguluyor. Yedi devletin ve bir milletin güçlü yönlerini ortaya çıkaracak en önemli fırsatın gönül birliğinin kurulması olduğuna dikkat çekiyor. Aralarında gönül birliği oluşturmuş toplumlar diğer kurumları kolayca oluşturabilir. Bu kurulamazsa, güçlü yönümüz olarak görülen faktörlerin günümüzde uygulanan subliminal yani bilinçaltı mesajlarıyla önce tehdit unsuru haline sonra da zayıflık haline dönüştürülebileceğini belirtiyor.
Günümüzde subliminal, ya da biliçaltı mesaj denilen bir objenin içine gömülü olan bir işaret ya da mesajla normal insan algısı limitlerinin altında kalmak, o anda fark edilmemek üzere oluşturulmuş mesajlarla bilinçaltımız etkilenmekte ve bizi biz yapan değerlere karşı hassasiyetlerimiz değiştirilmektedir. Subliminal mesajlar insanın bilinçli dikkati tarafından fark edilemezler. Bu teknikler bir kişiyi, kurumu, ya da bir devleti kötü gösterme amacı üzerine kurulmuştur. Kötü gösterilmek istenilen varlık, ya da kavram kötü algılanan bir nesneyle aynı temada işlenerek alt belleğin, duyu belleğin etkilenmesiyle bu amaç gerçekleştirilmektedir. İnsanlarımız, toplumumuz, milletimiz ve yedi devlet bir millet olan üst kurumumuz bu mesajlarla günümüzde tehdit altındadır.
Şairin “Gara Bahtlı Garabağım” başlıklı şiirinde:
“Vurulmuşam gelpden taleyim gara
Dutuldum doluya, yağmura gara…
Çalmak isteyirler anlıma gara
Men gara bahtlıyam Garabağım can!
              Ruslar gülle verir, Garabağım can…
“Gara” kelimesini cinaslı olarak kullanan şair bu tehlikeyi bize hissettirmeye çalışıyor.
Türk milletini oluşturan çeşitli boylar ve akraba toplulukları etnik kökenlere ayırarak birbirine düşürme ve her bir etnik kökeni farklı bir millet gibi göstermeye çalışma çabaları da Türk birliğini bozma amacı taşımaktadır. Çeşitli boylardan, aşiretlerden ve akraba topluluklardan gelseler de Türk kültürünü benimseyen herkes Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Türkiye ve Türkmenistan bağımsız yedi Türk devletidir. Ama bu yedi devleti oluşturan üst kurum tek bir millettir. Farklı ağızları, şiveleri ve lehçeleri olsa da Türk milletinin dili Türkçedir.
Dünya Türklüğü “dilde, fikirde, işte birlik” anlayışına uygun hareket ederek bu üst kurumu oluşturulabilir.  Şairin Birnâme şiirinin şu dizelerinde bu duygu dile gelir: “Olsa da şive, lehçe… / Türklerin dili Türkçe / Türk olan yaşar Türk’çe / Dillerde şiir şiir / Lisan bir… // Bağımsız yedi devlet / Aynı ruh, aynı millet / Hür olsun ilelebet / Olsa da yedi nehir / Umman bir… // Gök çadır, güneş bayrak / Türk’e bir yakın, ırak / Kut vermiş Yaratan Hak / Türk milleti cihangir / Turan bir… // Ozantürk birlik gerek / Hedefimiz müşterek / Bir düşünce, bir yürek / Özü, sözü bir şair / Ozan bir…”

I. ŞİİR DİLİ, BELLEK (KORTEKS) KİŞİSEL BİLİNÇ DIŞI ve RUHSAL BELLEK İLİŞKİSİ
Şiir dili, aklımıza ve mantığımıza hitap etmekle kalmaz, mananın esrarlı güzelliği ile kalbimize, oradan asıl bedenimize, ruhumuza dokunur. Şiir dilinde mana prozodisinden söz edilebilir. Şiir dili diğer metinlerde kullanılan dilin aksine, manayı estetik unsurlar kullanarak zevkimize, hoşlanma duyumuza ve ruh coşkunluğumuza hitap etmeyi amaçlar. Mana, kelime dizilişleriyle meydana gelen cümledeki duygu ve düşüncenin, açık veya gizli olarak duyurulmasıdır. Mana bizi düşündürür ve zevklendirir. İçimizde acı ve tatlı pek çok çağrışımlar uyandırır; ilham verir ve bizi hayâl âlemine sürükler. Bu âlemin içine acı karışsa bile, bize o anda buruk bir tat, lezzet verir. Kimimiz mananın açık seçik belirmesinden, kimimizde gizlenmiş mananın tarafımızdan keşfedilmesinden lezzet alırız. Mananın esrarlı güzelliğinden büyülenmiş olanlarsa, hissettikleri zevk ürperişini kâfi görerek, manayı keşfe gerek duymazlar
İnsan kesinlikle akılcı ve mantıklı bir yaratıktır, ancak bir o kadar da duygusal bir varlıktır. İnsanoğlunun bu iki yönü arasındaki ilişki karmaşık bir ilişkidir. İnsanda üst beyin (korteks), akıl, zekâ ve mantık ilişkilerini organize ederken, alt beyin duygularımızı, hormonlar vasıtasıyla kontrol eder. Üst beynin diğer bir görevi, alt beyne yönelebilecek tehlikelere karşı duygusal yönümüzü, yani kalbimizi korumaya almaktır. Alt beynin korumasız kaldığı anlar: rüya, alkol ya da zararlı maddelerin etkisinde kaldığımız, aşk acısı, aşırı üzüntü, hipnotik trans dönemleridir. Şiir, kurmaca metinlerinin –özellikle reklam, sinemada, televizyonda, ekranda izlediğimiz bir film, oyun vb.- üst beyni devre dışı bırakarak, insanın alt belleğine yani duyu belleğine hitap eder. Bu nedenle bu tür metinler kalbimize çekici gelir.  Filmin hikâyesinde kullanılan dekoratif unsurlar, adeta ilizyonik, hipnotik malzemeler gibidir. Yönetmen hikâye anlatıcısının gücüyle birleşerek kullandığı bu unsurlarla doğrudan duygularımıza hitap eder. Baştan çıkarılmamıza izin verdiğimiz ölçüde kalplerimize seslenen kurmaca metinleri akılcılığın gerçekliğine uygun olmamasına rağmen bizi etkilemeye devam eder.
İnsanlar beyinlerinin olduğu kadar kalplerinin de mantığı ile düşünebilmek üzere yaratılmışlardır. Şiir dili insanda, bu iki çeşit mantık arasında bir çatışma meydana getirmektedir. Özellikle şiir dili gerçekler ile kurmaca duyu ve duygu arasındaki ilişkiyle başa çıkmamızdaki zorlukları göstermektedir. Kurgu ile haşir neşir olduğumuzu bilmemize rağmen yine de baştan çıkarılmak, ruhumuza bir şekilde değerek bizi derinden etkileyen bu eserlerle mananın esrarlı güzelliğinden, kelimelerin prozodik olarak yarattığı ses ahengiyle birlikte büyülenmek ve bu halin verdiği zevk ürperişleriyle kendimizden geçmek istemekteyiz. Üst beyne hitap eden reel dünyanın gerçekliğinden bıkan ruhumuza dingin bir boyuta geçmesi için ortam hazırlamaktayız.
Edebi metinlerde birbirinden farklı alanda üç farklı özellikle insan karşımıza çıkar: birincisi doğuştan gelen doğal kimliğimiz (fıtrat), ikincisi eğitim, öğretim ve çevre faktörleri ile olgunlaşmış kimliğimiz, üçüncüsü ülküleri olan belli anlamlara bağlı milli kimliğimizdir. Doğal kimliğimiz var olduğumuzu ve önemli olduğumuzu gösterme ihtiyacıyla belli bir misyona sahiptir, yani varlık belli bir misyonla dünyaya gelmiştir ve bu özelliği ile başkaları tarafından fark edilmek ister. Olgunlaşmış kimliğimiz hayatlarımızı nasıl sürdüreceğimizi öğrenme ihtiyacıyla anı, geçmişi ve geleceği anlamak, çevresini tanımak ve ona uyum sağlamak ihtiyacı hisseder ve kendini sürekli olarak eğitmek ister. Üçüncüsü yaşamı anlamlandırma, yaşama amacımızı belirleme aşamasıdır. Milli kimliğimizin kaynaklarını anlayarak; ülkülerimiz, geleceğimizle ilgili tasarılar oluşturarak, stratejiler geliştirir. Milli varlığımızı istediğimiz gibi şekillendirme ihtiyacıyla muasır medeniyet düzeyine çıkmak ister.
Şair insanı şiir dili ile etkilerken onun fıtrati özelliğini değiştirmeden insanı eğitmeyi, ona hedef ilkeler belirlemeyi amaçlar. Ona ihtiyacı olan ulvi değerleri aşılamaya çalışır. Şair sözü dışındaki bilgiler ise, insanı sadece kendi belirlediği değerler göre terbiye etmeyi amaçlar. Çoğu zaman asli formatını değiştirip insanın fıtratına uygun olmayan idealleri aşılamaya çalışır.
Durbilmez insanı Allah’ın yarattığı doğallıkla, insanı yaratandan ötürü seven bir anlayışla kucaklar. Şiiri insanın yaşamı anlamlandırmasına milli kimliğinin kaynaklarıyla, değerleriyle uygun hedef ilkler ve ülküler belirlemesine yardımcı olmayı amaçlar. Şiirlerinde, Türk milletinin gelecekle ilgili tasarılar oluşturmasına yardımcı oluyor ve muasır medeniyetler düzeyine ulaşma azmini canlı tutacak söylem ifadelerle ruhunu titretiyor.
Durbilmez, birliğimizi, dirliğimizi ve esenliğimizi oluşturacak manevi köprülerimizi yıkmakla görevli şer güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin amaçlarından biri Türk milletini mezhep kavgalarına sürüklemek olduğunu ifade ediyor. Aynı Allah’a inanan, aynı kıbleye yönelen insanları Alevî- Sünnî diye birbirine düşürmeye çalışarak ocaklarımıza fitne ateşi düşürmeye çalışılacağını ve bu hususun bizim için kullanılacak en önemli tehditlerden biri olduğunu vurgulamaktadır.
Bu fitne alevini söndürecek gerçek güç birlik denizidir. Ozanın görevi alt bellek imajlarını kullanarak insanın ruhuna yapacağı dokunuşlarla bunu her zaman hatırlatmaktır. Şair insanlara sevgi, saygı, hoşgörü yolunu göstererek insanlara kılavuzluk eder. Şair bilgece bir tutumla kavgaya, kargaşaya karşı çıkarak fitne ve fesat alevleri bütün ülkeyi sarmadan söndürecek irfan dolu gönülleriyle, bal akan dilleriyle, manevi birliğimizi oluşturacak kişilerdir.
Sevgi, saygı, hoşgörü insanların yakınlaşmasını ve kaynaşmasını kolaylaştırır. Bu yakınlaşma ve kaynaşma sonucu, uzlaşan gönüllerde birlikte yaşama arzusu çiçeklenir. Bayram Durbilmez bu duyguyu şiirlerinde bilgece uyarılarıyla dile getirir. “Birnâme” şiirinde Türk milletinin en sağlam köprülerinin inanç birliği ile kurulacağı vurgusunu yapar. Şairin bu yönde duygu ve düşüncelerini dile getiren dizelerini bu bilinçle okumalıyız.
Birlik, dirlik ve esenlik köprüleri arasında inanç birliğini öne çıkaran şaire göre: Rahman bir, Kur’an bir, iman bir, ezan birdir. Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Velî’nin bu topraklar üzerindeki çağdaş temsilciliğini üstlenerek duygu ve düşüncelerini şöyle getirir: O’dur uludan ulu / O’dur merhamet dolu / Can, canan O’nun kulu / O’dur her şeye kâdir / Rahman bir… // Aynı din, aynı kıble / Bölünme bile bile / Ayrılık azap, çile… / Gel bu yola sen de gir / Kur’an bir… // Söndür fitne alevi / Yanmasın gönül evi / Birdir Sünnî, Alevî / Ayrı-gayrılık nedir? / İman bir… // “Kardeşiz biz!” der Nebî / Beş vakit aşk sahibi / Müminler tespih gibi / Kalpte Rab, dilde tekbir / Ezan bir… // Bir olur akıl, izan… / Bir olur bilge insan / Birliktir derde derman / Birlik en büyük iksir / İrfan bir…”
Sevgi, saygı, hoşgörü köprüleri yıkılırsa, kavga, gürültü, kargaşa, kan, gözyaşı, ölüm sarar dört bir yarımızı sarar. Diğer köprülerin yıkılması daha da kolaylaşır. Birlik, dirlik ve esenlik köprüleri yıkılırsa ortada ne devlet kalır ne de millet…
Yaşadığımız gerçek hayat içerisinde bile, gerçekler ile kurgu arasındaki keskin ayrımın çözümsüzlüğü ile karşı karşıya kalmaktayız. Gerçekler derken, mantık, sayılar, bilim ve akılcılık, yani hayatımızın geleneksel dili, biçimindeki gerçeklerdir. Kurgu sanatçıların dilidir. Gerçek hayatta bizler, beyne çekici gelen şeyler ile kalbe çekici gelen şeyler arasında daha iyi bir denge sağlamaya çalışmaktayız. Bu dengeyi sağlayabilen insanlar aslında gerçek hayatın başarılı kahramanlarıdır. Şiir bu yönüyle bize duygusal yönümüzü geliştirmemize; aklın çözemeyeceği hususlara dair deneyim kazanmamıza yol açan değerli bilgileri de içinde barındıran bir yazın türdür.
Şiir zekice tasarlanmış, estetik ve sanat değerleriyle belli bir sisteme göre içten geldiği nazım türünün özelliklerine göre şekillendirildiği için değil, kendi hayatlarımızı algılama ve ifade etme şekline benzediği için, dil ögelerini akıl ve mantığımızı geliştirmesi için değil, ruhumuza bir dokunuş sağladığından, asıl bedenimize hitap ettiğinden dolayı güzeldir.
Bilimsel bir kanıt, mantık dünyasının sınırları içinde bulunur. Bir duygunun kanıtı ise onu hissetmenizle ilgilidir. Şiir bize duygularımız vasıtasıyla bir varlığı, bir kavramı, bir oluşu bir kılışı çoğu zaman sembolik, imgesel bir biçimde hissettirir ve o varlığı, o kavramı, o oluşu, ya da kılışı mantık dünyasının sınırları dışına çıkarak algılamak istediğimiz şekilde hissederiz ve gerekli şeyleri estetik bir biçimde algılarız. İşte bu alt belleğin (kollektif bilinçdışının) kullandığı dildir. Bu dili Carl G Jung arketipler olarak adlandırmaktadır.
Kişisel bilinçdışının içeriği, daha önce bilinçte var olmuş yaşantılardan oluşur. Kolektif bilinçdışının içeriği ise insanın yaşam süresinde, bilincinde yaşanmamıştır. Kolektif bilinçdışı Jung’un “arketip” dediği imajlardan oluşur. Bu imajlar insana atalarından aktarılırlar. Yalnız insanlık tarihinin değil, insan öncesi evrimin de ürünüdürler. Arketipler, insanın vaktiyle atalarının geliştirmiş olduğu tepkilere benzer eğilimler göstermesinin kaynağını oluşturur. İçine doğduğu dünyanın genel imajı, doğduğu anda insanın içinde de vardır.
Ozanın şiirlerinde kullandığı mitolojik unsurlar, simge ve imgeler, Jung’un arketipler olarak adlandırdığı bu şeylerdir. Arketipler, insanlığın bilinçdışı belleğinde var oluştan buyana şekillenen ve doğumla birbirine aktarılan ortak imge ve simgelerden oluşan bir dildir..
Jung’un tanımını yaptığı arketipler arasında, doğum, yeniden dünyaya geliş, ölüm, güçlülük, sihir, kahraman, çocuk, üçkâğıtçı, akıllı ihtiyar, toprak ana, dev gibi imgeler, ağaçlar, güneş, ay, rüzgâr, ırmak, ateş ve hayvanlar gibi doğal objeler, yüzük ve silah gibi insan yapısı objeler sayılabilir. Her insan aynı temel arketip imgelerine sahiptir. İnsan dış dünyasında, bu içsel imajlarının karşılığı olan objelerle karşılaştıkça, bu imajlar da bilinçli gerçeğe dönüşürler. Örneğin, bebek dünyaya geldiğinde, kolektif bilinçdışındaki anne imajı sayesinde annesini algılar ve onunla ilişkiye geçer. Dolayısıyla, insanın algı ve eylemlerindeki seçiciliği kolektif bilinçdışının içeriğiyle açıklanabilir.
Bazı şeyleri kolay algılamamızın ve onlara karşı hazır tepkiler verebilmemizin nedeni, kolektif bilinçdışımızda var olan eğilimlerimizdir. Arketipler, bir insanın geçmiş yaşantılarının ürünü olan bellek imajları gibi canlı görüntüler değildir. Örneğin, anne arketipi bir annenin fotoğrafı gibi değildir. Bir benzetme yapmak gerekirse, banyo edilmesi gereken negatif filmleri çağrıştırabilirler. Gerçek dünyada bir karşılığı bulunduğunda, bu belirsiz imajlar, canlı ya da cansız varlıklarda, bizim için anlam taşıyan bir biçimde somutlaşırlar. Arketipler evrenseldir. Bir başka deyişle, her insan aynı temel arketip imajlarına sahiptir. Bir bebek dünyanın hangi yöresinde doğarsa doğsun, anne arketipini de birlikte dünyaya getirir. Ancak kendi annesiyle etkileşime başladıktan sonra bireysel farklılıklar ortaya çıkar. Çünkü çocukla ilişki, bir toplumun diğerine ya da bir aileden diğerine, hatta aynı aile içinde bir çocuktan diğerine farklılıklar gösterir
Jung’a göre bir insanın yılandan ya da karanlıktan korkması için yılanla karşılaşmış ya da karanlıkta kalmış olması gerekmez. Yılandan ya da karanlıktan korkma eğilimleri, atalarımızın kuşaklar boyu yaşantıları sonucu bize aktarılmış ve beyin dokumuza işlenmiştir.
Ancak Jung’a göre insanın düşüncesi ve beyni yalnızca kişisel bilinçdışının etkisi altında değildir. İnsanın düşüncesine ve beynine evrim etki etmiştir. Kolektif bilinçdışı tüm insanlar için ortaktır. Kolektif bilinçdışının içeriği arketipler terimiyle adlandırılır. Jung’un tanımladığı arketiplerden dördü diğerlerinden daha fazla ortaya çıkmıştır. Bu yüksek düzeyli duygusal anlamlarla dolu arketipler; persona, anima, animus, gölge ve bendir.”
“Presona: Maske anlamına gelir. Persona başkaları ile ilişkiye geçtiğimizde giydiğimiz bir maskedir ve bizi topluma görünmek istediğimiz şekilde sunar. İnsanın kendisi olmayan bir kişiliği yaşamasıdır. Bir insanın evde, okulda ve arkadaşlık ortamında farklı maskeleri vardır.
Anima ve Animus: Jung’a göre insan karşı cinse ait niteliklere de sahiptir. Anima arketipi erkek psişesinin kadın yönü, animus arketipi ise kadın psişesinin erkek yönüdür. Bu arketipler insanın karşı cinsi anlayabilmesine yardımcı olmuştur. Jung’a göre her erkek kendinde doğuştan var olan kadın imgesine (anima) uyan kişileri evlenmek için tercih eder. Kadın ise kendi animusuna uyan erkeklere yönelir.
Gölge: Gölge insanın temel içgüdülerini içerir. Kişiliğimizin hayvana benzeyen yanıdır. Hayatın daha alt şekillerinden bize kalan mirastır. Uygar olabilmemiz için gölgemizdeki hayvansı eğilimleri evcilleştirmemiz gerekir. Gölgenin olumlu tarafı insani gelişim için gerekli olan spontanlığın, yaratıcılığın, içgörünün ve yoğun coşkuların kaynağı olmasıdır. Ego ve gölge işbirliği yaptığında kişi kendini yaşam dolu ve canlı hisseder. Gölgenin ret edilmesi kişiliğin sönük kalmasına neden olur ( Jung 2009: 13).
Ben: Ben arketipi, Jung’un kolektif bilinçdışı üzerindeki çalışmalarının en önemli ürünüdür. Jung ben’i kendini gerçekleştirmeye yönelik bir dürtü olarak ele almıştır. Jung ben’i sistemdeki en önemli arketip olarak ele almıştır. Bilinçaltının tüm yönlerini dengeleyen ben, kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrar kazandırır. Ben her zaman tam bir bütünleşmeye çabalar.
Jung’a göre gölge, bilinçaltı bir komplekstir. Bilinç ve benliğin karşıtı, tersidir. İstenilmeyen, kabul görmeyen tüm kişisel özelikler gölge kompleksine dâhil olmaktadır. Örneğin, kişi kendini ince olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katıdır. Acımasız birinin gölgesi çok ince ve şefkatlidir. Kendini çirkin olarak tanımlayan kişinin gölgesi güzel olmaktadır. Jung’a göre gölgenin içindekiler kötü olmak zorunda değildir. Gölge ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür. Varlığımızın az gelişmiş ve gelişmemiş yönleri bu tanımın kapsamı içindedir. Jung, gölge dokunun varlığını bilinçaltından bilince kavuşturmanın önemini vurgulamaktadır.” “Gölge, egonun başkalarından saklamayı istediği, ruhu ile ilgili utanç duyduğu, görmezden gelmeyi yeğlediği, alt, uygarlaşmamış ve hayvani nitelikleridir. Egonun nefisle özdeşleşmesi onu şişirir ve tehlikeli kılar.” “Yunus Emre insan ahlaki varlığının en büyük düşmanı olarak nefsi kabul etmiştir. Nefsin ıslahını da Jung gibi sevgiye bağlamıştır. Jung’a göre gölgeler tamamlanmayan bir bulmacanın eksik parçalarıdır.
Şiir, insanın hayatın anlamına, kendi kendini anlamasına ve kendini çevreleyen dünyayı, dış âlemi, insanın izlenimi, gözlemiyle, insan duyu/duygusuyla şekillenmesidir. Yel sesi, sel, sesi ve nehir sesinin insan sesiyle yankılandığı doyurucu bir müziktir şiir. İç âlemle dış âlemi, gerçek olanla hayal olanı bağlayan, insanı insana, insanı tabiata, insanı yaşama sıkı sıkı bağlayan bilgidir şiir. Şiir, sözün gücü, ritmi ve ahengiyle tabiat yansımalarıyla hayatı ve yaşamı yeniden düzenlemektir.
Şiiri anlamak insanı anlamak gibidir. Bizler kendimizi, çevremizi ve beraber yaşadığımız hem cinslerimizi kolay kolay tanıyamayız. Yaşayış tarzımızın kısıtlılığı, insanlarla ilişkimizi engelliyor. Kendimizi çeşitli olaylar karşısında, tehlikelere ve risklere karşı sınamamızı, ailemizin koruma duygusuyla geliştirdikleri yakınlık engelliyor. Krizlerimizi yönetemiyor ve çevremize de kendimizi kapatıyoruz. Sonra yabancılaşma duygusu gelişiyor, sarıyor her yanımızı; toplumdan aile çevremize kadar, ne kendimizi ne de çevremizi anlayabiliyoruz. Böylece, hem kendimize, hem de ailemize ve çevremizdekilere yabancılaşıyoruz. Şiir dili ile şairler bize aşkı, acıyı, ölümü, ayrılık acısını, hasret duygusunu bilimsel kanıtlarla hissettirirse biz bu duyguları ruhumuza dokunduramayız. Çünkü korteks bu şekliyle alt belleğe bu tür ifadelerin girmesini hemen engelleyecektir. Şiir ise ölümü, tabutu, mezarı farklı imgeler kullanarak estetik bir duyuşla hissettirdiğinden biz bu duyguyu bizi kaosa, depresyona düşmeyecek biçimde ruhun diliyle algıladığımızdan ruhsal ürperişlerle kendimize döneriz.
Şiir, sıradanlığın ötesine geçerek insanın mantık sınırlarında ifade edemediği olayları, olguları duyu ve duyguyu estetik bir dil kullanarak, gündeme getirir ve toplumun sözü olma gibi önemli bir işlevi üstlenir. Şiirde esinlenme, yaratma, bir başkalaşma, kendinden çıkma, sıradanın ötesine geçerek başkalarının ifade edemediği duyu/duyguları ifade etme ve farkındalık, yaratıcılık ve başkalaşabilme gibi hallerle ironi, mizahi, hicvi ifadelerle hoş bir seda oluşturulur. Şiir anlatılamayan duyguları dışa vurarak, kendimizi ifade edememenin önüne geçer, ruhumuzun derinlerinde hissettiklerimizi, dışarıya çıkararak terapi yapmamızı sağlar ve ruhumuzu besleyerek, asli formatımıza, yaratılış özelliklerimize ruhsal ürperişlerle dönmemizi sağlar. Ritmik, sesçil, eğretileme, ses yinelemeleriyle, zengin titreşimler ve tekrarlardan yararlanarak, müzikal özelliği ve düş niteliğiyle bizi etkileyerek, düşü, hayali, idealleri, hedeflediğimiz ülkülerimizi gerçeğe uygulama amacı güder. Toplumun beyinlerine değil, yüreklerine hitap ederek onları etkiler.
Şair, Turnalar kitabının başında “Turnalar, -Yedi devlet bir millete… ve Turnalar-II –Esir yurtlara…” adıyla iki şiiri halk anlatı geleneğine göre birincisini Ozantürk mahlasıyla, ikincisini yine kendisine ait Dur/bilmez mahlasıyla sunar, birincisi şairin umutlarını, ideallerini, ülkülerini, hayallerini, sevgi dolu ifadelerini gönül birliğimizin mimarlarını ve onların yaşadığı kutlu diyarları bize gönül birliğimizin halkaları olarak sunar. İkincisinde ise şair bize Türklük adına duyduğu acılarını, endişelerini, gönül birliğini kuramayan bir milletin yaşayacağı çöküşleri dile getirmeye çalışır.
II. TURNALAR ve TURNALAR I

A. GÜÇLÜ YÖNLERİMİZ ve FIRSATLARIMIZ: (TURNALAR-I ŞİİRİYLE-YEDİ DEVLET BİR MİLLETE… UMUT DOLU BİR SESLENİŞ):
Bayram Durbilmez bu amaçla “Yedi devlet, bir millete…” seslendiği şiiriyle başlayan ve Türk Dünyasına Şiirleri ile oluşan kitabına Turnalar adını vermiş. Bütün Türk dünyasında Turna imgesi insanın aklına aynı şeyleri getirir. Turna bütün Türk Dünyasında kullanılan ortak bir simge, ongun, töz unsuru olarak kullanılır.
Mitolojik dönemden günümüze kadar halk kültürü ürünlerinin çoğunda kimi hayvanlara özel anlamlar yüklendiği görülür. Bizi biz yapan değerler arasında önemli bir yere sahip olan bu hayvan simgeleri bütün Türk dünyasında kutlu sayılır. Halk kültürü ürünleri içine insan duyusu karışmış bir bilgi kaynağıdır. İçine insan yüreğinin sıcaklığı karıştığı için söz de aynı sıcaklıkta bu halk kültürü ürünlerindeki ifadeyle hayat bulur. Söz, sıcak lirik duyguların coşkunluğu ile oluşan şiir, insanı dünyaya, yaşama bağlama bilgisini sunar insanlığa. Farklılıkları ortadan kaldırarak toplumları bir eder, birbirine bağlar. Ozan toplumları birbirine bağlarken bu topluluğun ortak simgelerini kullanır. Halk kültürü ürünlerinden şiir türü kullandığı mitolojik imgelerle duyu ve duygu belleğimize hitap eder.


Uçun süzülerek bizim ellere
Sevgi diyarına varın turnalar
Yükleyin vuslatı esen yellere
Dostları sımsıkı sarın turnalar.”


Turnalar daha çok halk kültüründe haber götüren, getiren bir sembol varlık olarak kullanılmıştır. Burada da turna imgesi bu anlamı ifade ediyor. Şair değişik coğrafyalarda şekillenen gönül birliğimizin ortak mimarlarını hatırlatarak buradan Türk diyarına, oradan aldığı ilhamla kendi insanına Türkiye Türklüğüne hitap etmek istiyor.
Şair Türk dünyasını “bizim eller”, “sevgi diyarı” isim tamlamalarıyla adlandırıyor. Vuslat kelimesi “ sevgiliye kavuşma, buluşma, beraber olma” anlamına gelir. Turna insana ait özellikleri turnaya aktararak deyim aktarması yoluyla kapalı istiare sevgi diyarı olarak adlandırdığı turnaları “âşık” Türk dünyasını da “sevgili” olarak kişileştiriyor.  Bu Türk dünyasında yaşayan dostları sımsıkı sarmasını, kenetlenmesini, hiç kopmamak üzere gönül bağını bağlaması ülküsünü coşkuyla dile getiriyor.
“Asia” mitolojide zaten bir kadın imgesidir. Etimolojik olarak yüksek yer demektir. Şaire göre Turna imgesi ile belleklerimizde çizilen “aşık” tipi bizim çok iyi bildiğimiz “Alp”, “Alp-Eren”, “Gazi-Derviş” kişiliğidir. Yedi devlet ve bir milletin bulunduğu coğrafya ise şair tarafından bir sevgili imgesiyle kişileştirilir. Türk dünyasını şair bir sevgili olarak algılar. Âşık bu sevgiliye uzun yıllar hasret duygusuyla, ayrı olmanın acısını yüreğinde hissetmektedir.
Türk kültür ve mitolojik unsurların oluşmasında hayvan kültü önemli bir rol oynar. Türk kültürü, Türk milletinin ilk anayurdu Avrasya bozkırlarında tabiatın canlı, cansız tüm unsurlarıyla birlikte yaratılmıştır. İnsan hayata dair birçok bilgiyi çevresindeki canlı ve cansız âlemi inceleyerek elde etmiştir.  Türk inanç, düşünce ve kültür tarihinin oluşmasında kök-tengri dini ile birlikte, insanın çevresiyle ve yine insandan insana olan ilişkileri önemli rol oynamıştır. Bu unsurlar, bu değerlerle birlikte şekillenmiştir. Türkler için hayvanlar, kuşlar önemli bir yer tutar. Hata bozkurttan oluşan “hayvan ata (töz)” ile birlikte, hayvan şekilleriyle şamanların ve atalar ruhunun şekil değiştirmeleri, asırlar boyunca yalnız at üzerinde hayatı okuyan bir millet oluşumuzla ifade edilebilir. Dünyanın değişik coğrafyalarda değişik çağlarda bayraklara, sancaklara konulan armalar; dağlara, nehirlere, göllere, şehirlere ve millî kahramanlara verilen isimler, etnik kimliklerimizi oluşturan soyadlarında canlı bir varlık olan hayvanlar ve kuşlar kutsanmıştır. Yüzyıllardır Türk erkelerinin sevgilisinin boyu suna, dili dudu, yürürken sekişi keklik olurken; Türk kızlarının yavukluları, kurt belli, şahin bakışlı, aslan gibi; koç gibi yiğitler olagelmiştir.
Türklerde her boyun bir kutsal hayvanı olduğu ve buna ongun adı verildiği bilinmektedir. Türklerin çeşitli ongunlara sahip oldukları bilinmektedir. Türk mitolojisinde ongun, ıduk veya töz kavramlarının aynı şeyi ifade etmektedir. Türk mitolojisinde kuğu, kartal, atmaca, kaz ve turna, at, kurt vb. bazı hayvanlar Türklerin hayvan ongunları yani tözleriydi. Şaman elbiseleri üzerinde görülen kuş resimlerinin varlığı, onlara kutsiyet yüklendiğini göstermesi bakımından önemlidir. Şaman'ın bu resmi bulundurmasındaki gayesi onun hem kendi atasının, hem de istediği zaman elbise üzerinde bulunan turnanın şekline girebileceğine inanmasıdır. Bu inanış, Türklerde "don değiştirme" (şekil değiştirme) olarak görülür.
Kam, ozan, baksı, bakşı, beki (Tunguzca, Şaman) gerektiğinde dokuz kat olan gök katlarını aşarak Kök-Tengri’nin rahmetini bereketini yeryüzüne getirdiği gibi, gerektiğinde yedi kat yerin altına inerek şeytanın hile ve desiselerinin yeryüzüne çıkmasını engelleyebilen bir kişidir. Bu yönüyle “Kara-Kam” olarak adlandırılan bu varlık her Türk topluluğunun kutlu kişisidir.
Dünyada edebiyat öncelikle sözlü olarak başlamış, yazının icadıyla birlikte yazılı edebiyat ürünleri de oluşturulmuş ve geliştirilmiştir. Bu sebeple, sözlü olarak oluşturulan ve geliştirilen gelenekli edebiyata “sözlü edebiyat” adı verilmesi de olağandır.
Şair izlenimlerini itibari olarak değil, gerçekçi bir biçimde bize sunuyor. Şair duyularımızla sanal bir atlas, sanal bir harita çizmemizi istiyor ve bu bizzat kendisini bir seyahatname üstadı gibi, gezip gördüğü yerleri haritadaki sırasıyla bize sunmaya çalışıyor. Bu sırada tabii ki ilk olarak Azerbaycan, Karabağ vardır. Odlar yurdu Azerbaycan’a ifadesini kinayeli kullanıyor. Azer kelimesi “ateşi, od” anlamına geliyor. Aslında kelimenin etimolojisinde bu anlamın dışında: Az< aziya: yüksek yer, Er; İnsan, bay: zengin, can: kaan, kağan olarak, yüksek yerin, zengin komuta kabiliyeti olan insanı anlamına geldiğini söyleyebiliriz. “Karabağ düşeli köz düştü cana” diyerek, sıcak Azerbaycan’ın bizimle ortak bir yarasına neşter atıyor.
Bakü’den Taşkent’e aşın ummanı
Görün esrarengiz Özbekistan’ı
Semerkant, Buhara... Gezin dört yanı,
Nevâyî bağına girin turnalar

Şairin şiirlerinin odağında ve ağırlık merkezinde sevgi hâkimdir. Hemen hemen her şiirinde bu temayı bulabiliriz. Sevgi terennüm eden ifadelerini zengin ve cinaslı bir kafiye (uyak) örgüsünün yanı sıra, düzenli bir hece ölçüsüyle yarattığı prozodik bir mana destekler. Bakü Hazar denizinin batı kıyısında yer alan Kafkasların en büyük şehridir ve Azerbaycan’ın başkentidir. Taşkent Özbekistan’ın başkentidir. Semerkant ve Buhara Özbekistan’ın önemli bir şehirleridir. Buhara Kırgızistan’ın hemen hemen sınır komşusudur. Türkçe yazdığı şiirlerde kalem adı Nevâyî kelimesinin anlamı ağlayan anlamına gelmektedir. Nizamettin Ali Şir Nevâyî Divân ü Lügati't Türk’ten sonra ikinci önemli kitabın Muhakemetü’l Lugateyn yazarıdır. Her ikisi de ortak dil mirası olarak, Oğuz, Kıpçak ve Karluk dil gruplarının ortak dil yadigârlarıdır.
Nevâyî bağına girmek ifadesinde şairin ortak yazı dili hasretini dile getirirken aynı zamanda Ali Şir Nevâyî’nin Türk dünyasının önemli bir bilge şahsiyeti olarak gönül birliğimizin en önemli mimarlarından biri olduğunu vurguluyor. Nevâyî eserlerini Türk biliminin inşası için amaçlı ve bilinçli bir şekilde kaleme almıştır.
Nevâyî, yabancı bir dilin edebiyat dili olarak kabul edildiği bir dönemde milli duygu ve şuurla cesaretle Türk dilinin bağımsızlığını savunmuş çok değerli eserleriyle yeni bir edebi dil kumuştur. Eserleri incelendiğinde bu gerçeği bulmak zor değildir: “Siracü’l-Müslimin” Türk müslümanlığı, “Lisanu’t_Tayr” Türk tasavvufu, “Mahbûbu’l-Kulûb” Türk toplumu tanımayı, ahlaki değerleri, “Nesâyimü’l-Mahabbe” Türk erenlerini, şeyhlerini, “Muhakemetü’l-Lugateyn” Türk dilinin üstünlüğünü, “Sab’a-yı Seyyare” halka inmenin önemini, “Mecâlisü’n-Nefâis” Türk şairlerini, “Sedd-i İskenderî” Türkün kahramanlık duygusunu ve ruhunu, “Mizânü’l-Evzân” Türk nazım ve musiki şekillerini bize tanıtır.
“Nevayi bağına girin Turnalar!” ifadesiyle, şair, Kaşgarlı Mahmut’tan sonra ikinci ve en önemli Türklük ülkücüsünün ve dilde Türkçülüğü şuurlu bir biçimde algılayan bu kişinin yaptığı en önemli görevin, o günün Türkçesiyle bütün Türk dünyasına örnek olan edebi bir dil kurduğunu vurgulayarak, zamanımızda da benzer bir şahsiyete ihtiyaç olduğunu vurguluyor, elinden geldiği kadarıyla da yazdığı örnek şiirlerle Türkiye Türkçesi olabileceğini işaret ediyor.
Başkent’le Türkistan bir ruh, bir beden
Yesevi birliğe göstermiş özen
Sizinle bir olur gezinirim ben
Gönül birliğini kurun turnalar
Şair, Hoca Ahmed Yesevi’nin Kazakistan'ın güney kesiminde günümüzde Türkistan şehrinin kuzeydoğusunda Yesi olarak bilinen eski bir bölgesine doğru turna kuşunu yönlendirir. Turnalar ’da şair, “Sizinle bir olur gezinirim ben/ Gönül birliğini kurun turnalar” emir ifadesi gönlümüze hitap ederek bizi kendimize getirmeyi amaçlıyor. Yesevî, Çimkent yakınındaki Sayram kasabasında dünyaya gelmiş, mutasavvıf, veli, önder bir kişi olarak Hazret-i Pir-i Türkistan unvanı ile tanınan Türk dünyasının önemli manevi mimarlarından biridir. Alp Erenlerin ve Gazi Dervişlerin oluşturduğu Türkleşme sürecinin önemli bir mimarıdır.

Korkut küylerinde tılsım Sır derya
Almatı hayâl kent, Astana rüya
Kazak ellerine hep hayran dünya
Kımızdan bir yudum verin turnalar
Dede Korkut destanlarının ilk anlatıcısıdır. Hikayelerinde veli bir kişi olarak ortaya çıkar. Oğuzlar önemli meseleleri ona danışırlar. Keramet sahibi olduğuna inanılır. Gelecekten haberler verdiği söylenir. Ozan ve kamdır. Oğuzname’de, Dede Korkut’un 295 yıl yaşadığı ve İslam dini peygamberi Muhammed’e yalvaç (elçi) olarak gönderildiği anlatılmaktadır. Şair, “Korkut küyleri” ifadesiyle, Türk dünyasını her bölgesinde Dede Korkut’un doğum yeri ve mezarı olduğuna telmih yapıyor. Her Türk kavminin kendine ait gördüğü Kam, Ozan ve peygamberimize sahabe olmuş bu şahsiyeti milletimizi millet yapan sırları eserinde naklettiğini vurguluyor.
Sır Derya havzası, Orta Asya’nın büyük nehirlerinden olan Sır Derya Ortaçağ müelliflerinin eserlerinde “Maveraünnehir” şeklinde ifade edilir. Bu bölgede Türk tarihinin önemli olayları vuku bulmuş, Türk devletleri ve Hanlıkları kurulmuş, cihan hükümdarları dünyaya gelmiş ve Ulu düşünürler ölümsüz eserlerini buralarda yazmışlardır. Amu Derya boyunda Bûhâra ve Semerkant gibi ortaçağın şaheserleri ortaya çıkarken, Sır Derya boyunda da Otrar, Sıganak, İsficab, Yesi, Savran (Sauran), Barçınlığkent, Yenikent, Sütkent gibi birçok şehirler kurulmuştu. Sır Derya havzasının “Türk yurdu olarak” Türk tarihindeki önemini vurgulayarak, yerli kavimleri ab-î sîr dediği bu nehrin Cennet nehirlerinden olduğunu hatırlatıyor.
Astana yedi devletlerden biri olan Kazakistan’ın başkentidir. Yeşillik bir şehir olan Almatı’da Kazakistan’ın eski başkentidir. Kazak ellerine hayran olan şair, “V” tarzında uçan “turnaların” iş birliğini de hatırlatarak susadığını ve susuzluğunu gidermede yardım etmelerini isteyerek kımızdan bir yudum içme özlemini dile getirmektedir. Bildiğiniz gibi turnalar susayan, yorulan, ya da rahatsızlanan bir turnayı terk etmiyor, onunla beraber iki turna daha iniyor, sürü yavaşlıyor. Bu sürüye ulaşamazlarsa bile başka bir süreye katılarak yollarına devam ediyorlar.
İnce belli kırk kız sanki kırk melek
Kırgız ellerinde küheylan yürek
Üç gece Bişkek’te eğlenmek gerek
Manas’la siz de at sürün turnalar
Şair Kırgız kelimesinin etimolojisi ile ilgili söylenen efsaneleri hatırlatır. Kırk kız ile ilgili efsanede yer alan ortak unsur “köpükten hamile kalma” motifidir. Bu efsanelerde bahsi geçen köpük, ölümsüzlük getirmese de bizzat hayatın kaynağı olarak görülmektedir. Hayat suyuyla ilişkilendirilebilir. Bu efsanelerin İslam öncesi dönemlerde teşekkül etmiş olduklarını söyleyebiliriz. Kırk kızla ilgili anlatılan ve halk arasında daha çok kabul gören en önemli efsaneye göre, önceden bir padişah varmış, onun güzeller güzeli bir kızı varmış. Padişah kızına bir kale yaptırmış, hizmetine kırk kız vermiş ve erkeklere göstermeden kızına bakarmış. Günlerden bir gün kızlar eğlenmek için geziye çıkmışlar, sarayın ortasından akan suya varmışlar ve suyun üstündeki köpüğü görmüşler. Kızlar köpüğe ilgi duymuşlar ve onda yıkanmışlar. Köpükle yıkanan kırk kız hamile kalmış, bundan padişahın haberi olmuş. Bu duruma kızan padişah kırk kızı ıssız bir dağa götürüp bırakmış. İşte bu kırk kızdan Kırgız boyu türemiştir (DIYKANBAYEVA. 2010: 205-210).
Bişkek yedi devlet bir milletin diğer başkentlerinden Kırgızistan’ın başkentidir. Bazı Türk boyları örneğin Uygurlar ağaçtan türediklerine inanırlar. İki nehrin kavşağında bulunan bir adacığın tam ortasında yan yana duran iki ağacın arasına düşen yıldırımlar sonrasında beş tane çadır belirir ve içlerinde birer tane çocuk oturmaktadır. Bu çocuklar o bölgedeki kavimlerce bulunurlar ve onların içinde yetişip büyürler ve Uygurların ataları olurlar. Gidip o iki ağaca saygı gösterirler ve bunun üzerine ağaçlar konuşup kendilerine alkımada (hayırdua) bulunurlar. Bu beş çocuğun adı ise şöyledir;  Sonkur Tekin, . Kotur Tekin, Oğur (Or) Tekin, Tükel Tekin, Bögü Tekin. Beş çocuk motifinin Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’in eski adı olan Pişbeg (Beş Bey) ile bağlantılı olma ihtimali de vardır. Bu isimlerden birisi olan Tükel sözcüğü Türk kültüründe zaten ağaçtan doğan kişiler için kullanılmaktadır. Bögü Tekin ise Mani dinini Türklerde yayan kişidir ve aslında tarihte yaşamış gerçek bir kişi olmasına rağmen ağaçtan doğma efsanesine dâhil edilmiştir. Yerle göğü birleştiren Yaşam Ağacı bazen Demir Ağaç olarak da adlandırılır. Korkut Ata öykülerindeki Basat adlı kişi de (veya ataları da) ulu ve büyük bir ağaçtan türemiştir. Dolganların kendilerine verdikleri diğer isim olan Tığa Kihi (Orman Kişi), ormanda yaşayan anlamına gelmektedir. Ancak doğrudan ele alındığında “Ağaç Adam” diye dahi çevrilebilir. Orman Kişi tanımlaması Terekeme adlı Türk boyunu da akla getirmektedir ve bu sözcük de terekle yani ağaçla uğraşan çağırışımı yapmaktadır. Bazen Ağaç İyesi manasında da kullanılır (KARAKURT, 2011: 13).
Isık Gölde sanki bir şiir hayat
Oşa da uğrayın olursa fırsat
Kollarını açmış bekler Aşgabat
Gönül sofrasını serin turnalar
Karla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen, gölün suları hiçbir zaman donmaz; bundan dolayı gölün adı "ısı veya sıcak, ılık göl" anlamına gelen Kırgız Türkçesi'nde "Isık Köl"dür. Kırgız Türkleri bu göl için "Kırgızistan'ın bermeti (incisi)" diye adlandırmışlardır. Isık köl Kırgız romancısı Cengiz Aytmatov’un Yıldırım Sesli Manasçı adlı hikâyesinde, “Bir zamanlar Isık Göl adlı bir kız varmış. Bu kız, çok güzel olduğu kadar çok da akıllıymış. Günlerden bir gün, bu kıza iki dünür gelir. Biri doğudan, biri batıdan... Bu gelenler, iki yiğittir. Bunlar, güzellikleriyle, yiğitlikleriyle, akıllılıklarıyla birbirinden üstündür. Görenler ve bilenler, içlerinden birini seçemezmiş. Isık Göl, iki genci de sevmiş, birini öbüründen üstün görememiş. Yiğitlerden birini seçememesi, onu üzüyormuş. Zavallı Isık Göl, bu durumda ağlayıp duruyormuş. Gözlerinden akan yaşlar birike birike bir göl oluşturmuş. Bugün çalkalanıp duran Isık Göl, bu güzel kızın gözyaşlarının eseriymiş. Isık Göl’ü çok seven; ama genç kıza kavuşamayan iki genç, memleketlerine dönmüşler; ancak sıkıntıları yakalarını bırakmamış. Biri, doğudan geleni Ulan Rüzgârı; batıdan geleni ise San-Taş Rüzgârı olup esmeye başlamış. Rüzgâr olarak öfkelerini, kızgınlıklarını etrafa duyurmaya başlamışlar. Bu iki rüzgâr, günümüzde de birbirlerine kızıp kahırlanır ve kavga ederler. Ne zaman Isık Göl’ün çalkalandığını görseler güzel kız Isık Göl’ü hatırlar ve yanıp tutuşurlar; tabiî sonra da kavgaya başlarlar. Unutmadan söyleyelim; doğudan gelen yiğidin adı Ulan, batıdan gelenin adı ise San-Taş imiş.”
, Fergana Vadisi'nin güneyinde bulunan ve "güneyin başkenti" olarak adlandırılan bu şehir, Kırgızistan'ın en büyük ikinci şehridir. Şair buradan hemen diğer yedi devletin başkentini hatırlatır. Kollarını açıp bekleyen Aşgabat Türkmenistan’ın başkentidir. Aşk ve abad kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Âbâd yerleşim yeri, kent anlamına gelir. Şairin turnalardan gönül sofrasını sermelerini istemesinde bu anlama atıf vardır.
Türk’çe türküler der gönül lisanı
Beşparmak dağında okur ezanı
Yiğit Mücahidin eşsiz destanı
Yavru vatanı da görün turnalar
Şair turnaları Türk yurtlarında dolaştırdıktan sonra yavru vatan Kıbrıs’ı unutmaz, Türk dünyasının çeşitli şehirlerinde ders veren Bayram Durbilmez, bir ara Kıbrıs’a da aynı amaçla uğramıştır. Başparmak dağlarında ezan okuyan yiğit Mücahidin eşsiz destansı şiirlerini derleyen şair konu ile ilgili kendi şiirlerini de buraya alır. 
Yükselir Türklüğün ulu çınarı
Türkiye kalplerde sevgi pınarı…
Ozantürk’ün yurdu Türkmen diyarı
Bozok Yaylasına erin turnalar
Bozoklar, Türk mitolojisinde "göksel boylar"ı (semavi kavimleri) ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Bunlar, Oğuz Han’ın ikinci (gökten inen) eşinden olan üç oğlu ve onlardan türeyen boylardır. Altın Yay’ın sahibidirler. 24 Oğuz boyundan 12'sini oluştururlar. Ok sözcüğü birçok kaynakta boy anlamında kullanılmıştır. Boylara ok anlamını içeren adlar verilir. Anadolu'ya gelen Oğuzlardan Bozoklu topluluklarının bugünkü Yozgat bölgesini yurt tutmalarından ötürü, bu bölge Cumhuriyet'e değin Bozok adıyla anılmıştır. Anadolu beyliklerinden Osmanlılar Bozok boylarının kurduğu devletlerdir. Bozoklara "Dış Oğuz" da denir, sağ tarafta yer alırlar. Boz “gri renk” ve Ok sözcüklerinin bileşimidir. Moğolcada "Bosoh" fiili yükselmek, güneşin doğması anlamlarına gelir. (Ok) kökü Türkçede silah, sivrilik, öğrenmek, öğreticilik, okul anlamları içerir. Kün Alp / Gün Han, sembolü şahindir. oğulları: Kayı: sağlıklı, katı anlamındadır. Bayat / Bayad: Zengin, saygın manasındadır. Alkabölük / Alkaevli: Nereye gitse başarır anlamındadır. Karabölük / Karaevli: Siyah odalı, siyah çadırlı anlamındadır. Ay Alp / Ay Han Sembolü Kartal'dır. Oğulları: Yazgur / Yazır: Çok ülkesi olan demektir. Düger / Tohar: Birikenler, döğüştenler anlamındadır. Totırka / Dodurga: Ülke almak ve hanlık yapmak anlamındadır. Yaparlı: Mis kokulu anlamındadır. Uldız Alp / Yıldız Han Sembolü Tavşancıldır. Oğulları: Avşar / Afşar: Çevik ve vahşî hayvan avına hevesli, avcı anlamındadır. Kızık / Kırık: Çok ciddi ve kuvvetli anlamındadır. Bekteli / Beğdili: Ulu, aziz anlamındadır. Kargın / Karkın: Taşkın ve doyurucu anlamındadır.
Şair haklı olarak Ozantürk’ün yurdu Türkmen diyarını, yani Yozgat’ı Türklüğün ulu çınarı olarak ifade etmektedir.
Genel olarak şair, her iki şiirde Türk kültürünün manevi mimarları ile, kutsal Türk beldelerinde kurulan kültür merkezleri yedi devlet bir milletin manevi mimarlarını birbirine zincir halkası gibi bağlamaya çalışmıştır.

B. TURNALAR –I ŞİİRİNİN ŞAİRİN OZANTÜRK MAHLASI ve İKİNCİSİNDE DUR/BİLMEZ MAHLASINI KULLANMASI:
Ozan, Kendi kalbine bakarak yaşamını bulanıktan çıkarıp billurlaştıran, kendi yüreğine bakabilme cesareti gösteren, gönlünün muradını keşfedenlerden biri olarak içene bakarak uyanır ve kendini keşfetmekle kalmaz; aynı zamanda, doğuştan kolektif arketipleri şiir diline intikal ettirecek bilgilerle hazır olarak doğan kişidir.

Mitoloji: Yunan dilinde üç sözcükten oluşmuştur. Biri "mythos", epos", "logos". Mitos söylenen veya duyulan sözdür, destan, masal, öykü, efsane anlamına gelir. Epos daha değişik bir anlam taşır: Belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen sözdür, insana tanrı armağanıdır. “Ozan”, güzelim süslü sözleri bir araya getirerek, dinleyicilerini büyüler. Ozan, Baksı, Bakşı, Kam, Şaman terimleri aynı anlamlara gelir.
Ozan, bilginin kaynağı Allah’tan (T. Bayülken, Kayrahan, Tengri, Bayat… vb.) aldıklarını insanlara şiir dilini kullanarak iletirler. Şiir diliyle bir düzen ve ölçüye göre söylenen söz, insanın üç önemli belleğine dokunur: Birinci olarak beyne (akıl ve mantık belleğine), ikinci olarak kalbine (duyu belleğine) ve ruhuna (üst belleğe)… Ozanın sözünü tanımlayan epos, böylece şiir, destan, ezgi anlamına gelmiştir. Mitos söylenen sözün, anlatılan öykünün içeriği ise, epos da onun doğal olarak aldığı ölçülü, süslü ve dengeli biçimidir. Epos ne kadar güzelse, mythos o kadar etkili olur. Logos gerçeğin insan sözüyle dile gelmesidir. Logos bir yasal düzeni yansıtır, insanın bedeninde ve ruhunda bir logos bulunduğu gibi, evrenin ve doğanın da logos'u vardır. Logos insanda düşünce, doğada kanundur, her yerde ve her şeyde vardır, ortaklaşa ve tanrısaldır. Logos'u bulmak, sırlarını göz önüne sermek, insan sözüyle dile getirmek düşünürün asıl ödevidir. Dünyada sır olan şeyler insan diliyle, insanın anlayacağı biçime dönüştürülür.
Bireyin karakter oluşumunda aldığı eğitimin yeri ve önemi ne kadar büyük ise, milletin karakterinin oluşumunda da “halk edebiyatı” adı verilen gelenekli edebiyatın büyük bir yeri ve önemi vardır. Yeni nesillerin sağlam bir karakter kazanmasında sözlü ve yazılı edebiyat ürünlerinin etkisi göz ardı edilemez. En eski zamanlardan beri yazılı ve sözlü edebiyatımızda yer alan “açların doyurulması, çıplakların giydirilmesi” telkini nesilden nesile kutlu bir miras olarak aktarıldığı için, karakteri bu telkinle şekillenen Türkler üç kıtaya yayılarak insanlığa sevgi, hoşgörü ve adalet götürmeyi başarmıştır. “Sana taş ile vurana sen aş ile var” şeklinde atasözü olan bir millet elbette Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Velî gibi sevgi önderlerini yetiştirecektir. “Yakınma yekin” şeklinde bir atasözüne sahip Türk milletinin en olumsuz şartlarda bile pes etmeyeceği ve bir çıkış yolu bulmaya çalışacağı anlaşılır. Aynı şekilde, Ergenekon destanını inceleyen bir yabancı Türk milletinin karakter özelliklerini kolaylıkla anlayacak ve bağımsız yaşama özelliğinin kültür kökenlerini çözmüş olacaktır. “Türkü anlamak için türkü dinlemek gerekir” sözü de Türk milletinin karakterini oluşturan ve yansıtan halk edebiyatı ürünleri arasında türkülerin taşıdığı önemi yansıtır. Kısaca söylemek gerekirse, bir milletin karakterini anlamak için öncelikle o milletin gelenekli edebiyat ürünlerine bakmak gerekir. Türk milletinin karakterini oluşturan ve yansıtan “halk edebiyatı” ürünleri arasında özellikle atasözleri, fıkralar, türküler, ağıtlar, ölçülü sözler önemli bir yer tutar. Bu sebeple, bir ülkeyi ele geçirmek isteyen sömürgeci ülkeler de öncelikle o ülkenin sözlü ve yazılı halk edebiyatı ürünlerini incelemekte ve o milletin karakterini anlayarak ona göre bir yol izlemektedirler.
Günümüz insanlarının gittikçe yalnızlaşmasında ve sağlam bir iletişim kuramamasında bu zenginliklerden nasiplenmemelerinin etkisi büyüktür. Halk edebiyatının uzağında olan insanların aile hayatları da, meslek hayatları da, sosyal hayatları da renksizdir. Sözlü edebiyatta göz teması çok önemlidir. Sözlü edebiyat, dinleyici ile icracı arasında oluşan gizli bir bağ sonucu şekillenir. Meselâ, ne kadar masal filmi seyrederse seyretsin, büyüklerinden masal dinlememiş bir çocuk, büyüyünce de kalabalıklar içinde yalnızlık yaşıyor. Masal ve hikâye dinlemeden büyüyen bir insanın hayal dünyası yeterince gelişemez. Fıkra bilmeyen bir insan kavga etmeye daha meyillidir. Atasözü, mani, ölçülü sözler, şiirler bilmeyen bir insan ikili ilişkilerde zorluklar çeker. Millî ve insanî değerlerden uzaklaşmanın temelinde halk edebiyatından yeterince beslenmemek vardır. Sözü uzatmaya gerek yok. Millî kimliği oluşturan halk edebiyatından beslenmeyen nesiller kimliklerini, ruhlarını, insanlıklarını kaybediyorlar.
Bayram Durbilmez, Durbilmez ve Ozantürk mahlaslarını kullanıyor, Ozantürk mahlasıyla yazdığı şiirleri, daha çok halk kültür ürünleri formatında dile gelirken, Durbilmez daha çok klâsik şiir, halk şiiri ve çağdaş şiir özelliklerini bir arada yansıtabiliyor. Şaire göre, zaten çağdaş edebiyatın kaynağı gelenekli edebiyat, gelenekli edebiyatın kaynağı da sözlü edebiyattır.  Gelenekli Türk edebiyatının Türk halk edebiyatı olarak adlandırılan kolu sözlü edebiyattır. Gelenekli edebiyatın en belirgin özelliği, ürünlerinin genellikle sözlü olarak oluşturulması ve sözlü icra edilmesidir. Sözlü edebiyat, ortak kültürü şekillendirerek millî kültürün temelini oluşturur. Sözlü iletişim içinde estetik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan toplulukların “millet” olma yolunda beslendikleri kaynaklardan biri de sözlü edebiyattır. Şair bu bilinçle şiirlerini bu geleneğe uygun olarak biçimlendirmektedir. Şairin Ozantürk mahlasını kullanmasının hem ifade de hem de biçim bakımından önemi var. Şair adeta şaman, baksı, bakşı, beki, ozan bakış açısıyla olaylara çok geriden bakarak an çizgisi üzerindeki anlam boyutlarını, gelecekte oluşturabilecek anlam haritalarına dönüştürmek istediğinde bu kimliğe bürünüyor.
Şair turnaya her iki anlamı yükleyerek bize sesleniyor. Benliğini bir turnaya dönüştürerek bilim adamı kişiliği ile ders vermek amacıyla gittiği Türk yurtlarını havada uçan turnanın kuş bakışı temaşasıyla bize sunuyor, bizim de Türk diyarlarını temaşa etmemizi istiyor.
Uçun odlar yurdu Azerbaycan’a
Karabağ düşeli köz düştü cana
Hasret gönülde dağ nazlı canana
Yârin hatırını sorun turnalar
Şair ozan kimliği ile yüreğimize seslenirken, ruhumuza asıl benliğimize dokunmak istiyor. Çok iyi tanıdığımız Korkut Ata kimliği onun şiirlerinde canlanarak tanıdık bir ses oluyor. Bozok kavimlerine, Oğuz’un çağdaş kavimlerine ortak Türk dünyasına onların anlayabileceği Kam Korkut Ata’nın gelenekli edebiyatın tüm unsurlarıyla çağdaş Korkut Ata’yı konuşturuyor. Gönül birliğimizin mimarlarını, bizi biz yapan değerleri hatırlatarak bunları yeniden bir araya getirmeye çalışıyor. Bizi biz yapan değerler arasında kutlu hayvan motifi olan Turna simgesini de bu amaçla kullanıyor.
Dünya’da hiçbir millete nasip olmayan bir şeyin farkına varmamızı istiyor. Diğer milletlerin tek bir kültür merkezleri etrafında oluşmuş kültür dilleri olmasına rağmen, bizim yedi farklı kültür merkezimizin olduğunu ve her birinin ayrı bir kaynak olduğunu vurguluyor. Bundan geleceğe yönelik olumlu sonuçlar doğmasının ilk aşamasının gönül birliğinin tesis edilmesinde olduğunu vurguluyor. Tek millet olabilmenin sırlarını keşfetmemizi sağlıyor. Bizi biz yapan değerlerle, kendimize döndürecek formülü, ruhumuza dokunarak Türk’ü titretip kendine, aslına dönüştürecek bizi yaratılış formatımıza dönüştürecek milli yazılımın şifrelerini veriyor.
C. TEHDİTLERİMİZ ve ZAYIF YÖNLERİMİZ (TURNALAR- II ESİR YURTLARA… TÜRK DÜNYASINA UYARILAR):
Uçun Türkiye’den esir yurtlara/ Hicran yarasını sarın turnalar / İnleyen göllere, kanlı sırtlara… / Rüzgârla el ele verin turnalar
Dünyayı kan ve gözyaşına boğan ikinci Dünya Savaşı’nın üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen, bu savaşın aslında bitmediğini devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu savaşla birlikte insanlık ayıbı olan soykırımla tanıştı. Hemen herkes soykırım dendiğinde Yahudileri hatırlamakta hemfikirdir. Oysa ikini Dünya Savaşı’nın tek ve gerçek kurbanlarının Stalin Rusya’sının Türkleriyle, Asya’nın Japonları olduğunu kimse hatırlamaz. İki süper gücün önünde iki engel vardı; Ruslar için Türkler, ABD ve sermaye çevreleri için milli Japon gücüydü. Günümüzün bu süper güçleri bu savaşın yönünü Ortadoğu çevirmiş gibidirler. Dünün Rusya’sıyla günümüz Rusya’sı açısından Kırım söz konusu olduğunda hiçbir fark olmadığını görebiliyoruz.
Doğu Türkistan, Musul, Kerkük, Bayır Bucak, Bağdat, Tebriz bu savaşın yeni hedefleridir.
Şiir duygunun bir yansıtmasıdır, fakat bu bir aynayı yol boyunca gezdirerek ona akseden eşya ve hadiselere ait görüntülerin bir çetelesini tutmak kabilinden bir yansıtma değildir. Güneş ışığının bir kırağı kristalinde yedi renge ayrılması kabilinden ayrıştırıcı ve güzellik duygusuyla zorunlu ilişkisinden dolayı bir o kadar da billurlaştırıcı bir yansıtmadır, kısaca bir tebellür hadisesidir. Sanat insanı gerçeklikle değil, hakikatle yüzleştirir. Bu da ister istemez özel bir bilgilenme ve bilgilendirme sürecini lüzumlu kılar.
Nasılmış öğrenin Musul’la Kerkük
Düşleri yaralı, dertleri büyük
Boyunları yine kalmasın bükük
Yaralara merhem sürün turnalar
Şiir insanın sadece aklına ya da duyu organlarına hitap eden sathi ve sembolik objektif estetik değerleri kapsamakla kalmaz, onu psikolojik ve metafizik yönleriyle de kuşatarak tek boyutluluktan kurtaran öznel ve estetik değerleri de ihtiva eder. Şairin nesne olan sanat eseri üzerinde, her türlü tasarrufa sahip olduğu ve onu istediği gibi dönüştürüp manipüle edebileceği monolojik bir süreç değil, hem şiirin hem de şairin özne olduğu ve her ikisinin karşılıklı alış veriş içinde bulundukları, özneler arası bir iletişim ve etkileşimin icra olunduğu diyalojik bir süreçtir.
Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle beraber Mustafa Kemal, yeni bir sınır düşünmüştür. Bu sınır Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı tarihte Türk ordularının fiilen hâkim bulunduğu yerleri esas almaktaydı. Atatürk Musul’u bu sınırlar içerisinde kabul etmiş, Milli Mücadelenin başında Lozan Konferansı Kongresi’ne kadar, bunu daime çeşitli ifadelerle vurgulamıştır. Fakat yıllardan beri savaşan Türk milletinin barışa olan ihtiyacının daha fazla olduğuna kanaat getirerek, Musul’un İngiltere kontrolüne geçmesine mani olamamıştır. Bu sonuç Türkiye’nin o tarihlerde uluslararası platformdaki yalnızlığı sebebiyle olmuştur.
Ateşkesin imzalandığı gün orduların fiilen bu hatta hâkim bulunduğunu ifade ile sınırların İskenderun körfezi güneyinden Antakya'dan, Halep ile Katma istasyonu arasında Cerablus köprüsü güneyinde Fırat nehrine kavuştuğunu, oradan Deyr-i Zor'a indiğini, daha sonra doğuya uzanarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye'yi ihtiva ettiğini bildirmiştir. Ardından bu sınırların hudud–ı milli olduğunu belirtmiştir. '
Türkiye Cumhuriyetine bağlanma konusunda büyük umutları olan Musul ve Kerkük Türkmenlerinin bundan söyle umutları hep yaralanmıştır ama çok şükür ölmemiştir. Bölgedeki siyasi gelişmeler bu yöredeki soydaşlarımızın dertlerini büyütmüş, boyunlarını bükük bırakmıştır. Şair Turnaları yaraları saran Kara kaman olup (şifacı kadın kamlar) bu yöredeki soydaşlarımızın yaralarına şifa olmalarını istiyorlar.
Bağdat’tan Türk yurdu Tebriz’e geçin
Sonra Heyder Baba dağını seçin
Şehriyarla bayram şerbeti için
Nevruz çiçekleri derin turnalar
Bağdat 1055 yılında atalarımızın girip zamanın İslam halifesini zor durumdan kurtararak yüce dinimizin bayraktarlığını alan ecdadımızın at oynattığı, eserler bıraktığı topraklardır. Tebriz, İsfehan, Şiraz, Nişabur, Meşhed, Rey, Tus ve Tahran bu beldeler Selçuklu atamızın güzide oğulları Tuğrul ve Çağrı Beylerin, Sultan Alparslan’ın mekân tuttukları yerlerdir. Selçuk oğulları oralardan dal budak salarak Ahlat’a, Kars’a, Diyarbakır’a, Malazgirt’e gelmiş, Irak’a, Suriye’ye, Anadolu’ya hükmetmişlerdir.  
Tuğrul Bey’in na’şının bulunduğu türbe, “Burc-u Tuğrul” diye anılıyor. Türbe 20 metre yüksekliğinde bir burç, üç dönümlük bir bahçe içinde bulunuyor ve etrafta ağaçlar, çiçekler var. Avludan geçip burcun içine, Tuğrul Bey’in metfun bulunduğu yere giriliyor Silindir şeklindeki burç öyle konumlandırılmıştır ki, üzerinde üçgen dilimler halinde bulunan 24 açıklıktan aylı gecelerde ayın, gündüzleri de güneşin ışıkları süzülür ve yere gölge yapar. Her gölge sırayla saati gösterir!
Muhammed Hüseyin Şehriyâr, İran edebiyatında olduğu kadar Türk dünyası edebiyatlarında da tanınmış önemli şairlerden biridir. Türkçe kaleme aldığı şiirlerinden “Haydar Baba’ya Selam” adlı şiiriyle ününü sadece yaşadığı coğrafyaya değil dünyanın değişik bölgesine özellikle de Türk dünyasına duyurmuştur.
Şehriyar’ın Türkçe divanında göze çarpan en önemli özellik, hiç şüphesiz onun kendi halkına, adet, gelenek-göreneklerine ve en önemlisi de anadili olan Türk Diline önem vermiş olması ve bunu birçok yönüyle üstün görmüş olmasıdır. Örneğin, “Türk’ün Dili” isimli şiirinde bunu açıkça dile getirmektedir:
Türk’ün dili tek sevgili istekli dil olmaz
Özge dile gatsan bu esil dil esil olmaz.
Fars şairi çok sözleri bizlerden aparmış,
Türk’ün meseli, folkloru dünyada tektir,
“Türk Evladı, Gayret Vaktidir” isimli şiirinde de bunun gibi özellikleri öne çıkaran tasvirlere yer verilmektedir. Şair, “Derya Eyledim” şiirinde ise Türk dilini bir çeşme olmaktan deryaya dönüştürdüğünü ve bunun bir okyanusa dönüşmesi arzusunu dile getirmektedir:
Türki bir çeşme ise men onu derya eyledim,
Bir Soyug me’rekeni mehşer-i kübra eyledim.
Ümidim var ki bu derya hele ogyanus ola,
Ona zamin bu zemine ki müheyya eyledim.
Bah ki Haydar Baba efsane tek olmuş bir kaf
Men küçük bir dağı ser-i menzil-i anka eyledim.
(Şehriyâr, Divan, c.IV, s.230.)
Gerçekten de Haydar Baba dağı bu manzumede başı göklere ulaşan efsanevi bir dağ olur. Hatta bir kısım insan bunun bir dağ değil de çok ulu bir insan olduğunu zanneder
Bu eserin kaleme alındığı günlerde İran'ın o günkü rejimi, büyük bir halkın diline kilit vurmuş bu arada Azerbaycan halkının da kendi diliyle ko konuşup yazmasını “Milli birlik ve beraberlik” adına yasaklamıştı. İşte böyle bir ölümcül sessizlik ve suskunluk esnasında Şehriyâr'ın bu manzumesi yükseldi ve bu sessizlik ve suskunluğu bozdu.
Şehriyâr, böylece gerek İran’da gerek Azerbaycan’da ve gerekse Türkiye’de Türkçe bir edebiyatın oluşmasına büyük bir katkıda bulunmuştur. Nitekim Şair, bu konuda şöyle demektedir:
Türki bir çeşme ise men oni derya eyledim
Bir Soyuk ma'rekeni mehşer-i kübra eyledim
Ne tek İran'da menim velvele salmış kalemim
Bah ki Türkiye’de, Kafkaz’da ne kavga eyledim
Türki vallah, analar ohşaği, laylay dilidir
Derdimi men bu deva ile müdava eyledim.
(Şehriyâr, Divan, c.IV, s.230.)
Şair, bu şiirinde Türkçenin geleceğine olan güvenini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kimi şairler vardır ki kaleme aldıkları şiir veya konularla ölümsüz­leşmişlerdir. Kimi şairler de ele aldıkları konularla hem kendileri ölümsüzleşmiş hem de ele aldıkları konular ölümsüz bir hale gelmiştir. İşte Şehriyâr da bu tür şairler arsındadır. Örneğin Mehmet Akif dendi mi akla ilk gelen İs­tiklal marşı veya Çanakkale şehitleri adlı şiirleridir. Veya Necip Fazıl dendiği zaman akla hemen “Kaldırımlar” veya “Sakarya” şiirleri, Fuzuli dendiği zaman “Su kasidesi” akla gelmektedir. Veya bunu tersinden söylememiz de mümkündür. Biri zikredilince akla hemen diğeri gelir. Birbirleriyle özdeş bir hale gelmişlerdir. İşte Şehriyâr ile Haydar Baba şiiri de böyledir. Hatta Şehriyâr ve Haydar baba’sı bunları da aşarak kısa süre içinde bütün Türkçe
Şehriyar, Haydar Baba’ya Selam’ı yazmaya başladığında
Farsça şiirleriyle şöhret kazanmıştı. Rivayet olunur ki, annesi bir gün sanatçıya, ‘Oğlum sana büyük şair diyorlar, ama ben senin şiirlerini anlamıyorum. Bizim dilimizde de şiirler yaz ki ben de anlayayım.’ mealinde serzenişte bulunmuş, bunun üzerine Şair bu metinleri kaleme almıştır (Gedikli, 1990: 84-85).
Doğu Türkistan’a edin hareket
Sevinç gözyaşları kalplerde rahmet
Dirensin arzular, bitsin bu hasret
Esaret zincirin kırın turnalar
Şiirde gam ve mutluluk, ağlama ve gülme, üzüntü ve ümit hep bir arada görülmektedir. Şair, adeta ağlarken güldüğünü de göstermektedir.
Yüreklerde umut bir âb-ı hayat
Kırk yiğitle yine gelir mi Kürşat?
Çiçek çiçek açar yüzlerde vuslat
Zulmün defterini dürün turnalar
Kırk sayısının İslam’ın etkisiyle önemi artmıştır. Kırk eren tarafından veya kırk şaman tarafından korunan kutlu kişilere Kırklı adı verilir. Burla Hatun’un savaşçı Kırk Kız yardımcısı vardır. Urla–Türk efsanelerinde, halk öykülerinde ve masallarında geçen savaşçı kadın motifini simgeler. Kırk kızdan oluşan savaşçıları vardır yanında. "Boyu Uzun Burla Hatun" ve "Saçı Uzun Sırma Hatun" şeklinde, başka bir karakterle birlikte söylencelerde adı geçer. Korkut Ata öykülerinde de yer alır. Sırma Hatun ise güzelliği sembolize eder. Yeni doğum yapmış bir kadının yanına bir iki kişi hariç kırk gün boyunca kimse girip çıkmaz. Bu durumun sağlık gerekçeleriyle bir bağlantısı olduğu açıktır. Ayrıca bu süre çocuğun kırkının çıkması anlamına da gelir ki, bu anlayışa bağlı gelenekler vardır; dua okunması, yemek verilmesi vs. gibi. Ölünün kırkının çıkması da yine benzer biçimde dualarla ve helva yapılarak gerçekleştirilir. Bu anlayışın temelinde ruhun yaşadığı evi kırk gün sonra terk ettiği inancı vardır. Kırgız bayrağında Güneşin etrafında kırk Kırgız boyunu simgeleyen kırk ışın vardır. Dede Korkut Hikâyeleri, Manas Destanı, Kırgız Türeyiş Efsanesi’nde Kırk Kız vardır. Oğuz Han’ın verdiği şölenlerde diktirdiği sırıkların boyu kırk kulaç uzunluğundadır. Hikâye ve masallarda “kırk gün, kırk gece” düğünler yapılır. Cezalandırılanlar için “Kırk katır veya kırk satır” şeklinde bir uygulamadan bahsedilir. Ejderhalar kırk gün veya kırk yıl uyurlar. Ejderhadan kırk kıl koparılır ve ateşte yakılır, ejderha ancak o zaman ölür. İslamiyet'te ise ölümün ardından kırk gün
Doğu Köktürk Devleti, bağımsızlığını kaybettikten sonra (630) esir düşen Kieli Kağan Çin'e getirildi. Türkler de Çin Şeddi boyunca parça parça yerleştirildi. Böylece, onların Türklüklerini unutup Çinlileşmeleri planı uygulanmaya başlandı. Kieli Kağan 634'te kederinden öldü. Esir Türklerin arasında, esarete dayanamayıp, hayatlarına son verenler görüldü. Çinlilerin tutumu tepkilere yol açtı. Çeşitli yerlerde bulunan Türk toplulukları ayaklandı. Çinliler, bu ayaklanmaları şiddetle bastırdılar. Çin hâkimiyetine karşı başkaldırışlar arasında hayranlık verici olanı "Kürşad İhtilali"dir. Eski Köktürk hakanı Yehu'nun oğlu olan Kürşad, Çin sarayındaki muhafız birliğinde görevliydi. Bu cesur Türk Tigini, Köktürk Devleti'ni canlandırmak için 39 arkadaşı ile birlikte gizli bir plan hazırladı. Çin İmparatoru Tay-Çung bazı geceler şehirde tek başına dolaşıyordu. Bu durum kollanacak, imparator yakalanıp Türklerin bağımsızlığını tanımaya zorlanacaktı. Çin sarayında esir bulunan Holuku Tigin de, kağanlığa getirilecekti.
Planın uygulanacağı gece ansızın şiddetli bir fırtına çıktı. 40 Türk yiğidi, planın anlaşılmasından çekindiler. Kararın geciktirilmesini uygun bulmadılar. Dışarı çıkmayan imparatoru, saraya baskın yaparak tutsak almaya karar verdiler. Doğruca saraya yürüdüler. Muhafızlarla çarpışarak saraya girdiler. Yüzlerce Çinli askeri öldürdüler. Fakat dışarıdan gelip saraya doluşan Çin ordusu çok kalabalıktı. İmparatorun ele geçirilemeyeceğini anlayan Kürşad, sarayı terk etme emrini verdi. İmparatorun ahırına hücum eden 40 Türk, seyisleri öldürüp, buldukları atları alarak saraydan kaçtılar. Döğüşe döğüşe, şehir yakınındaki Vey Irmağı'na doğru çekildiler. Fakat burada yakalandılar.
40 Köktürk yiğidinden hiçbiri kurtulamadı. Kanlarının son damlasına kadar cesurca çarpıştılar. Kürşad ve bütün arkadaşları öldürüldü (639). Ancak büyük cesaret isteyen bu hareket, Çin sarayında derin yankılar bıraktı.
Çinliler, Türkleri Çinlileştirmekten vazgeçip, onları Sarı ırmağın kuzeyine naklettiler. Yalnız ismen kendilerine bağlamakla yetinmek zorunda kaldılar. Bu suretle, Kutluk ile başlayan Türk bağımsızlık hareketinin tohumu atılmış oldu.
Kırım’ı düşleyen uğrar Kırım’a / Kırım’a uğrayan ağlar Kırım’a / Akmescit, Akyar, Kerç, Eski Kırım’a… / Çığlıklara kulak verin turnalar
Akmescit Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin başkentidir. Kırım Tatarca yazılışı "Aqmescit"ti. 15. yüzyılın sonlarında Mengli Giray han döneminde korunaklı bir kale şeklinde kurulmuştur. 1508 yılında da Ali Beyoğlu Abdurrahman Bey tarafından büyük bir cami yaptırılmıştır. Şehir adını bu camiden almıştır
Kerç, Kırım Özerk Cumhuriyeti'nde yer alan doğusunda yer alan bir şehir. Rusya Federasyonu'ndan Kerç Boğazı ile ayrılır
Hayaller can aşı türlü kazanda / Gözleri yollarda gözler Kazan da…/ Abdullah Tukay’ı duyun Kazan’da / Kol Şerif’e yüzler sürün turnalar / Tatar halk şairi Abdullah Tukay (Abdullah
Mehemmet Arif oğlu Tukayev) 26 Nisan 1886'da Kazan bölgesi Menger ili Kuşlavıç köyünde (şimdiki Tataristan Cumhuriyeti Arca bölgesi) doğdu. Küçükken yetim kaldı. Elden ele dolaşarak çocukluğunu Sasna, Üçili, Kırlay köylerinde geçirdi, ilköğretimini Kırlay köyü medresesinde aldı.
1895 yılından sonra Uralsk (Cayık) şehrinde akrabalarının yanında aile terbiyesi gördü. Burada
Mutiullah medresesinde okudu. Yine o sırada medresenin yanındaki Rus sınıfına da gitti. Orada Tatar edebiyatı ile halk edebiyatını incelikleriyle öğrendi, Arap, Fars, Türk, Rus ve diğer halkların edebiyatları, Şark ve Garb medeniyetleri ile tanıştı. Şark felsefesi ile aruz teorisini Mutiullah Hazretin kendisinden öğrendi. Türk ceditçisi, göçmen Abdül-veli onu Türk ve Fransız edebiyatları ile tanıştırdı. Tukay daha sonra Abdülveli için "dünyayı tanımak için gözümü açan kişi demiştir. Tukay medresede okurken şiirler yazmaya başladı.
1905 yılının başında Sosyal-Demokratlar organı olan Uralets gazetesine mürettip olarak girdi. Şehirde cereyan eden ihtilâl hareketlerine de iştirak etti. Kâmil Muti'nin çıkardığı Fikir, El-Asrü'1-Cedit gazetelerinde, Uklar jurnalında faal olarak çalıştı. Bu organların hem mürettibi, hem musahhihi, hem yazarlarından birisi, hem de redaktörü idi. Cayık'ta Tukay'ın şairliği ve yazarlığı gelişti, şöhreti bütün Rusya'ya yayıldı. Tukay, 1907 yılının güzünde Kazan'a döndü. O zamanki edebî-medenî muhitin merkezinde olgunlaştı. A. Kemal ile birlikte Yesin (Şimşek), Yalt-Yult dergilerini çıkardı, El-Islah gazetesinde sık sık yazdı. Şiir ve tenkid makalelerinde kendi devrinin siyasî, medenî, edebî meselelerini tartıştı, Tatar halkının sevgili şâiri oldu.
15 Nisan 1913 tarihinde Kılyaçkin (Kileçkin)  hastahanesinde tüberküloz hastalığından vefat etti. A. Tukay'ı bütün Türk halkları kendilerine yakın bildiler. Onun şiirleri dünyanın pek çok dillerine tercüme edildi.
Çok selâm söyleyin Süyümbike’ye Şiir şiir akan cennet ülkeye /Bağımsızlık yazın temel ilkeye / Esareti kalpten vurun turnalar
Kazan hanlığında Nogay hanı Mirza’nın güzel bir kızı varmış. Genç yaşta mirzalar tarafından evlendirilmiş. İlk eşi can Ali Han Rus yanlısı imiş. Kazanlılar onu hiç sevmez imiş. Kazanlılar tarafından isyanda öldürülmüş. Genç yaşta dul kalan güzel kadın Süyüm Bike han ile Kırım Hanı Safa Giray Han ile evlenmiş. Safa Giray Hanın oğlu Kırım Hanlığının varisi Bölek Han’dan sonra Süyüm Bike handan ikinci oğlu Ödemiş Han dünyaya gelmiş. Safa Giray Han kaç defa Kazan’a göz diken Rusları savaşta püskürtmüş. Ölünce töre gereği, iki yaşında oğlu Ödemiş Han’a taht kalmış. Oğlunun vasisi Süyüm Bike han kahramanca tek başına ülkesini Rus komutan İvan’a karşı savunmuş. 1550 yılının 13 Şubatında birliklerinin başında yiğitçe savaşmış.
Bir yıl sonra yeniden ülkesine saldıran Rus komutan İvan ve ordusuna hazırlıksız yakalanmış. Osmanlılardan yardım beklemiş. Elçi göndermiş. Kırımlı tatar elçilerini yolda Ruslar öldürmüşler. Kırımlılarda ülkelerine çekilince Kazan Tatarları yalnız kalmış. Son çareyi barışta gören Süyüm Bike, İvan ile sulh yapmak istemiş. Rus komutan İvan barış için şart koşmuş. Komutan İvan’ın şartı Süyüm Bike Han oğlu Ödemiş Han ve Kırımlı yardımda bulunanları Moskova’ya esir götürmekmiş. Süyüm Bike ülkesinin harap olmaması için kendini feda etmiş. Ülkesinden ayrılmadan son olarak, ölen eşi Safa Giray Hanın mezarına gitmiş. Başından altın tacını çıkarıp, yere koymuş. Kazan da geçen o güzel günlerini hatırlamış. Gözleri yaşlı, ağlayarak, kalbi sızlayarak idil nehrinde bekleyen Rus gemisine doğru yürümüş. Kazan halkı çok hüzünlü olarak onu takip etmiş. Süyüm Bike şu sözlerle Kazan’a veda etmiş; “Kazan... Ey, kanlı, kaygulu şehir, başından tacın düştü, şimdi kul oldun, senin büyüklüğün mazide kaldı. Her ülke iyi bir padişah ile idare edilir ve asker ile saklanırsa o memleketi senden kim alabilir. Senin güçlü hanın öldü. Beylerin güçsüzleşti. Sana yardım etmedi. Bu yüzden sen çekildin. Nerede senin sevinçli günlerin? Nerede senin oğlanların, beylerin, mirzaların, sana bağlı olanlar, büyükler? Nerede senin iyi hatunların, güzel kızların? Onların şarkıları nerede? Hepsi yok oldu. Yalnız onların ağlaması ve öksüzlüğü kaldı. Sende bal ağaçları ve soğuk pınarlar vardı. Onun yerine şimdi kanlar ve gözyaşları akıyor.”
11 ağustos 1551'de Kazan’dan ayrılan kafile, 5 Eylül’de Moskova’ya ulaşmış. İvan onu büyük bir hürmetle karşılamış. Ruslar sonunda kazana girmiş. O yiğit kazan tatar hanı Nogay tatarı Süyüm Bike Han ülkesi için gözünü kırpmadan esir düşmeye razı olarak tarihe destan olarak geçmiş. Onun nerede ve hangi sene öldüğü kesin olarak bilinmiyor. 1554 yılından sonra Kasım şehrinde vefat ettiği tahmin edilmektedir.
Başkurt, Altay, Tıva, Hakas elleri
Yakutya, Çuvaşya… Karlı belleri
Dur / bilmez aşmalı zor engelleri
Ayrılığa sürgü sürün turnalar…
D. ŞİİR DİLİ ve ŞİİRİN BİÇİM ve ANLAM YÖNÜNDEN İNCELEMESİ
1. ŞİİR DİLİ
Bir şair, malzemesi, hamuru, mayası dil olan bir sanatçıdır. Nasıl ki bir ressam renklerle, bir müzisyen ezgilerle, melodilerle, seslerle ilgileniyorsa, onları malzeme yapıyorsa, şair de tabii ki dili malzeme olarak kullanacak. Dile egemen olduğu ölçüde de iyi şair olacaktır.
Dilin bir şair tarafından bir ozan tarafından çok iyi kullanılmış olması onun başarısının koşullarından biridir.
İnsan beşikten mezara kadar, ninniden başlayarak şiirin içinde olmuştur. Söylenen, dinlenen şarkılar, türkülerle şiir dili zihnimizde yerini bulmuştur. Deyimler, atasözleriyle, tekerlemeler, dualar, kargışlar eşit sayıda hecelerle zengin kafiyeler ve rediflerle ister istemez kendini ezberletirler.
“Bizim gelin bizde kaçar, tutar ele başın açar.” Bu atasözünde 8 hecelik bir önerme, arkasından 8 hecelik bir başka önermeyle bize hitap eder. “Taş kesen, yaş kesen, baş kesen iflah olmaz”. Burada k 3+3+4 hece dizisi var ve bunun dışında da anlam itibariyle çok zengin bir anlatıma sahip. 'Bol zamanda kıt harcanan, dar zamanda bol harcanır'. Burada tezat veya karşıtlama dediğimiz şey var. Ses ve ritm yinelemeleri var.
a. İletişim ve İşlev Açısından:
Doğan Aksan, Şiir dili incelemesinde temel alınacak görüş açıları ile şiirleri, iletişim kavramı ve işlev, insan, içerik ve öz, sunuluş ve kalıcılık açısından olmak üzere beş aşamada incelemektedir.
İletişim açısından dil, en yalın bir kodlama ve kod çözme olarak tanımlamaktadır.
Kod, ortak anlam sistemidir. Kodlar bir topluma aittir. Anlamın yaratılması için kodlanması gerekir. Kod, bir toplum üyelerinin ortak anlam sistemidir. Bu sistem, simgeler ve bunların nasıl kullanılacağını belirleyen toplumca ulaşılmış kurallardan ve geleneklerden meydana gelir.
Dans, müzik, yazı, resim, sözlü-sözsüz tüm diller ve renkler iletinin yapısal anlamını oluşturacak biçimde düzenlendiklerinde kodlanmış olurlar. Dil, başı sonu belli, belli yapısı, ilkesi olan bir sistem olarak, bir kod sistemi olarak değerlendirilebilir.
İletişim de şimdiki zamanda kurduğumuz tüm ilişki süreçlerini içerir. İletilerin tamamı şimdiki zamanda, içerisinde bulunduğumuz zamanda, halde gerçekleşir. İletişim açısında gönderdiğimiz mesajlar, içerisinde bulunduğumuz anda “Ne söylüyorum?” ve “Nasıl söylüyorum?” sorularının cevabı olan iletilerle (mesaj) gerçekleşir. İleti (mesaj) bu yönüyle iki anlam ilişkisi içerisinde gerçekleşir: İletinin içerik anlamı ile ilgili “Ne söylüyorum?” İletinin yapı (biçim) anlamıyla ilgili “Nasıl söylüyorum?”
Yaratılan anlamlar: öğrenilen, unutulan ve değişen bir şeydir. Anlamlar toplumsal uzlaşımla belirlenir. İletişim anlamlar paylaşılabildiği ölçüde gerçekleşir. İletişim, anlamları ortak kılma sanatıdır.
Şiirde kullanılan “Turna” sembolik bir anlamda kullanılmıştır. Anlamın yapısal yönü tarih içerisinde “Turna” adının oluşturduğu ortak bir simge ile anlatılmış. Edebiyata buna Temsil-i istiare (yaygın eğretileme) diyoruz. Turna, halk kültüründe haber götüren, getiren bir sembol varlıktır.
İletişim açısından ne söylediğimizden çok, nasıl söylediğimiz önemlidir. Şair be nedenle postacı, ulak kelimeleri yerine simgesel bir kodlama yapıyor. Ozan, şair ne derseniz diyebilirsiniz onlar simgesel kotlamalarla ifade etmek istedikleri temayı daha belirgin ve somut duruma getirmek amacını gütmektedirler.
Şiir dilinin görevi bir olayı aktarmak değil, okuyan ya da dinleyen üzerinde heyecan, duygu uyandırmaktır. Düzyazıyla söylenmeyecek düşler, şiir diliyle dile getirilir.
İletişim ve işlev açısından Turnalar I ve Turnalar-II şiiri bize yedi devlet bir millet olduğumuzu idrak ettirmek ve bunun için şair Türk dünyasının ortak simgeleriyle, şahsiyetleri simgeleşen kişilikleri idrak ettirerek, dünyanın değişik coğrafyalarında, farklı kültür merkezlerinde bayrak şahsiyetler yetiştirdiğimizi idrak etmemizi istiyor. Burada iletişim açısından değerli olan bunları şairin nasıl ifade ettiğidir. Şair, ozan, baksı, kam kişiliği ile Türk dünyasının ortak simgeleri ile seslenmesi şairin neyi değil, nasıl söylediği ön plana çıkıyor. Ozan kişiliği ile etkileyici bir şekilde sesleniyor. Bu etki sadece Türkiye’ye değil, tüm Türk dünyasına yöneliktir.
b. İnsan Açısından Şiir Dili:
İnsanın duygu yönünün ağır bastığı bildirilerin en güzel örneklerini şiir dilinde bulabiliriz. Çeşitli duygu, coşku, düşünce ve hayallerin söze dönüştüğü şiir dili de özellikle yoğunluğu, sözcüklerinin anlam değerleri ve müzikaliteleri nedeniyle etkileyici ve çarpıcı bir şekilde insanı insanı etkileyebildiği bir anlatım gerçekleştirir.
Ozan, doğadan, çevreden, insandan ve toplumdan aldığı farkındalıklarla coşkun bir yaratılış meydana getiren bir kişidir. Şiir dilinin en önemli yönü, insanın zihin gücünün, insan beyninin sınır tanımayan devinme yeteneğinin ve yaratıcılığının yansıtılmasında; insan zihninde beliren imgeler, değişik tasarımlar, çağrışımlar, duygulanmalar, birleştirme, benzetme, adlandırma gibi insan özgü çok ulvi yetenekleri bünyesinde barındırabilmesidir. Şiir dili ile biçimlenen şiir, şiirde bulunan çeşitle öğelerle birlikte özgün birleşimler meydana getirmesiyle değer kazanır.
Şiirde meydana gelen özgün yaratıcılığı algılanmasında alıcının, yani şiiri dinleyen ya da okuyanların şairin yansıttığı imge, düşünce ve diğer ögelerle birlikte; yine, insanın zihninde oluşturulmak istenen duyguyu, bir resim gibi bir fotoğraf gibi yansıması sağlayacak dil öğelerinin ve sözvarlığını ustaca kullanılması çok önemlidir.
Şairimiz, söz varlığı ve genel kültür yönünden hem ozan geleneğine hem de kültürlü bilim adamı niteliği karşımızdadır. Şairin şiirde kullandığı simge şahsiyetleriyle, bütün Türk dünyasını bayrak şahsiyetler olmuş kişileri ve ortak dertlerimizi, ıstıraplarımızı kullandığı sıfat tamlamaları, isim tamlamaları ve deyimlerle özgün bir şekilde ifade etmiştir. Şiirin biçim ve anlam yönü başlığı bölümünde bunları örneklediğimiz için burada genel olarak ifade etmeği uygun bulduk.
Şairin lirik duyguları bize en coşkulu şekilde hissettirdiği şiirlerin insan yüreğine, insan yüreğine akan tanıdık duyguları ortak imgelerle Yunus Emre’de, Karacaoğlan’dan alışık olduğumuz bir zenginlikte dinleyebildiğimizden etkilenmemek mümkün değildir.
c. İçerek ve Öz Açısından Turnalar-I ve Turnalar-II Şiirlerinde Şiir Dili:
Şiirin özü kadar, sunuluşu, söze dönüştürülmesindeki içtenlik, yakınlık, ses ve anlatım bakımından şairin gösterdiği ustalık da önemlidir. Ancak bunlardan daha önemli olanın şiir dilinde kullanılan imge ve tasarımlar olduğunu söyleyebiliriz.
Şiiri şiir yapan, on un özünü oluşturan öğelerden biri imge (imaj, hayal)dir. İmge, şairin gözlemlediği bir olayı, kendi zihninin süzgecinden geçirerek, aktarmasıdır. Tabii ki bu, doğanın kopyası değildir. Ancak şairin zihninde canlanan bir tasarımdır. Bir başka tanımla, şöyle diyebiliriz: Şairin algıladığı nesneler, olaylar ve nitelikleri kendi zihninin süzgecinden geçirerek şiire aktardığı izlenimdir.
Turnalar-I ve Turnalar-II adlarıyla bile bir imgeyle başlıyor. “Sevgi diyarı”, esen yellere vuslatı yükleme”, “dostları sımsıkı sarma” şairin yüzyıllardır aksayan dostluğumuzu, gönül birliğimizi oluşturma coşkusu bir aşığın sevdalısına haber yollama imgesiyle içten, samimi bir duyguyla verilmiş. “Nazlı canana hasret gönülde dağ” ifadesi abartılı bir şekilde aynı duyguyu Türk dünyasını bir yâr gibi algılama imgesini destekliyor. “Yârin hatırını sorun turnalar” ifadesindeki arzulu bir ifadeyi ruhumuzda hissediyoruz.
Şair bir yârin yüreğinde oluşturduğu güzelliğinin sebeplerini bilgece telmihleriyle fotoğraflaştırıyor, bu sevgilinin güzelliğini meydana getiren önemli kültür merkezleri ve kültür merkezlerinde bayraklaşmış simge şahsiyetlerle birlikte, şairin bilim adamı kimliğiyle yer adları ve etnik kimliklerle ilgili yörede oluşmuş efsaneler oluşturuyor.
Şairin “Kırgız ellerinde küheylan yürek” mısraında yüreğin değişik adlandırması, Aytmatov’un ilginç efsanesiyle, beğendiyi delikanlılar arasında seçim yapamayan Işık Göl ve Aşgabat’ın kollarını açıp bekleyen bir yar imgesi ile sunulması çok orijinal yaratılardır. Diğer mısralarda, “gönül sofrası” ve “gönül sofrasını sermek”, “Türkiye kalplerde sevgi pınarı…” mısraında çizilen resim gibi yine orijinal tasavvurlar hem sunuluş olarak, hem de imge aktarımı bakımından çok özneldir.
“Hicran yarası”, “inleyen göller”, kanlı sırtlar”, “düşleri yaralı”, “dertleri büyük”, “boyunları bükük” şeklindeki deyim aktarmaları ile esir yurtlar insan zihninde ancak bu kadar güzel 11 li hece ölçüsün, kafiye ve zengin rediflerle birlikte öznel izlenimle imgeye dönüşür. 
“Sevinç gözyaşlarının kalplerde rahmet olması”, “Arzuların direnmesi” “vuslatın yüzlerde çiçek çiçek açması”, “zulmün defterini dürmek”, “gözleri yollarda gözlemek”, , “esareti kalpten vurmak”, “ayrılığa sürgü sürmek” ifadeleri hedef ilkeler koyarken meydana getirdiği özgün ifadelerle batılıların metafor, eskilerin istiare, dilbilimcilerin deyim aktarması dediği sunuş örnekleri olarak bizi imgesel tasarımlarla boğuyor.
ç. Sunuluş Açısından Turnalar-I ve Turnalar-II Şiirlerinde Şiir Dili:
Şiir dili şairin bilinçaltından, sözcüklere dönüşmüş, ses öğeleri arasında uyum sağlamış. Şimdi geliyoruz lirizm konusuna. Fakat ben hemen şunu söyleyeyim.
Lirizm en belirgin yönü dilin kullanımına dayanmaktadır. Bu öğelerden en önemlisi, içtenliktir. İkincisi doğal, rahat söyleyiş ki bunun sırrı da konuşulan dilden yararlanmadır. Günlük konuştuğumuz dilden yararlanmadır. Üçüncüsü de, bu da çok önemli, kısa, yalın, güçlü anlatım.
Şiir dili konuşma dilinin ve ondaki müziğin en kusursuz şeklini sunmak durumundadır. Şiir diliyle konuşma dili birbirine öyle yakın olmalıdır ki, bir kimse o şiiri dinlerken eğer şiir dili kullanmasaydım böyle konuşurdum' diyebilsin.
Kısa, yalın ve güçlü anlatım şiirin en önemli yönüdür.
Şairler, şiirlilerinde sözcüklerin değişik ve çeşitli anlamlarından, yarattıkları tasarımlardan, insana ulaştırdığı değişik duygu değerlerinden, yan tasarımlardan yararlanmakta, böylece etkili dili sağlamaktadır.
Herhangi bir gösterge (dilbilimdeki), yahut sözcük diyelim, bir anlam çerçevesine sahiptir.
Bu çerçeve içinde bir temel anlamı vardır; bir yan anlamı vardır. Ama bunun yanı sıra birçok tasarımları, görüntüleri de size ulaştırır. Bir de bunun yanı sıra duygu değeri vardır.
Turnalar şiirlerinde her kelime temel anlam çerçevesinden sıyrılarak yan anlamlar, oradan oluşturduğu tasarımlarla bizde bizi biz yapay değerlerimizi, güçlü yönlerimizi, simge şahsiyetlerle fırsatlarımızı, zayıf yönlerimizi ve tehditlerimizi görüntüleyecek biçimde bir duygu yoğunluğu ile veriyor.
Türk şiirinin her döneminde şair dilin ses açısından sağladığı bütün imkânlardan yararlanmaktadır. Bunların başında kafiye (uyak), ölçü, ritm, ses yinelemeleri gibi, kafiye, vezin (eski deyimle) ve ses tekrarları gibi öğeler var. Bir takım iç ses uyuşumlarından, bir takım ses imgeselliklerinden yararlanılıyor.
Çevrenizde yatmak istemeyen bir çocuğa, “İçiver suyu, bir güzel uyu, ilacını alıver, yatağına dalıver” seslenseniz gözlerinin parladığını görürsünüz. Çocuk o kafiyeli sözcükleri duyunca gülümser, gözleri parlar Şiirde var olan ahenk ve ses uyuşumlarından unsurlarından insanoğlu hoşlanıyor.
Ritim öğesi son derece önemlidir. Eski şiirde, eski, geçmiş yüzyıllarda Avrupa şiirinde, bizde ve Doğu şiirinde, biliyorsunuz, aruz vezni, aruz ölçüsü, vezni var, hece vezni var, başka vezinler var daha dünyada. Ritim dize içinde duraklarla sağlanmaktadır.
Şair, kısa, eksiltili anlatım, göstergelerin seçimi, bağdaşıklık, göstergelerin çizdiği anlam çerçevesi, göndergesel anlam, yan anlamlar ve duygu değeri, özel adlardan, uzak çağrışımlar, eşadlı ve çokanlamlı öğelerden ve kavram karşıtlığından yararlanma gibi şiiri şiir yapan öğelerden ustaca yararlanmıştır. Dahası, benzetmeler, aktarmalar, deyim aktarmaları, ad aktarmaları, alışılmamış bağdaştırmalar, kafiye, ses yinelemeleri, cinas, ölçü, ritim ve biçim gibi şiirde kullanılan sunu teknikleriyle şair hem bilge, hem usta bir şair olduğunu ortaya koyuyor.
d. Kalıcılık Açısından Şiir Dili:
Şiir dili, sözlü anlatımın kalıcı olmasına yönelik bir etkinliktir.  Bir şiirin asırlarca yaşayabilmesi belli yönlerinin değer ve özgünlük taşınmasına bağlıdır. Şiirin kalıcılığında özgün, içten anlatım yanında dilin müzik yönünü oluşturan kafiye (uyak), ölçü, ritim, ses yinelemelerinin başarılı bir şekilde kullanılması en büyük etkenlerden biridir. Şair içten anlatımı yanında kullandığı şiiri şiir yapan öğelerle, sadece kendi yaşadığı toprakların değil, bütün Türk dünyasının sesi olma gibi önemli bir işlevi de yerine getirmektedir.
Şairin şiirlerinin estetik ölçüsü çeşitli dillere yapılan çevirileriyle de değişik coğrafyalarda kabul görmüştür. Şairin şiirlerinin değişik çağlara da aktarılacağı ortadadır. Şair kullandığı özgün, duygu, düşünce ve imgelerle, kullandığı içten anlatımı ile her dönemde geçerli konulara neşter atmış olması ve bunları bir bütünlükle ele alması kalıcılığının önemli delilleridir. (Aksan, 1985: 23-275)
2. ŞİİRİN BİÇİM ve ANLAM YÖNÜ:
Turnalar-I şiirinin, birinci dörtlüğü hece ölçüsünün 6+5=11’li hece ölçüsüyle abab şemasıyla; birinci mısra ile üçüncü mısra yurt ve sırt kelime kökleri zengin kafiye meydana getirirken +lAr çokluk eki +A yönelme hal eki her iki mısrada redif olarak kullanılmıştır. Şiirde zengin bir prozodik mana meydana getiren bu ses unsurları yanında, “esir yurtlar”, “inleyen göller” ve “kanlı sırtlar” sıfat tamlaması ile tahkiye tekniği kullanılarak olayların geçtiği yerler anlatı tasvir edilmiştir. “Hicran yarası” isim tamlaması ile tehdit unsurunun meydana getirdiği zayıf yönlerimiz adlandırılmış, durumun vahameti “hicran yarasını sar-“ ve “rüzgârla el ele ver-“ bileşik fiilleri şair, yapılması gerekenleri bir aksiyon içerisinde ifade etmiştir.
Şairin “inlemek” fiilini”-An” sıfat fiil ekini getirerek “göl” kelimesine soyut bir kavramla acı bir duygunun ruhumuzda tezahürü olan acıdan inlemek” ifadesine bir gölle somutlaştırarak ustaca nitelendirmiş. “Esir yurtlar”, “kanlı sırtlar”,” inleyen göller” kelime öbekleri birbiriyle o kadar ilgili bir şekilde kullanılmış ki hepsi birlikte soy kırım denilen insanlığın yüzkarası sayılabilecek bir eylemi çağrıştırıyor. Çağrıştırmakla kalmıyor şiirdeki ses ahengi bize bir esir kampında yaşanabilecek vahşetin çığlığını hissettiriyor. Tenasüple kullanılan kelime öbekleri sembolik bir şekilde bu kampın görüntüsünü bir sahne izlenimi ile veriyor.
Turnalar, yani yedi devlet bir milletin oluşturduğu üst kurul, mevcut durumu anlamalı ve esir yurtların sorunlarını çözebilmek için gerekli stratejileri oluşturmak üzere “rüzgârla el ele vermeli”.
İkinci dörtlükte 6+5=11’li hece ölçüsüyle söylenmiş, ccca şeklinde kafiye düzeni ve bundan sonra dörtlüklerin birbiriyle “-r” yarım kafiye ile birlikte, “-in turnalar” redifiyle devam etmesinden bunun bir koşma olduğunu anlıyoruz. Şair, halk edebiyatı nazım şekliyle duygularını dile getiriyor.
Şair bu dörtlükte Turna katarına -yedi devlet bir millete- “Nasılmış öğrenin Musul’la Kerkük” diye bir soruyla başlıyor. Çünkü şairin yüreğini en derininden sızlatan sorun “Musul-Kerkük” sorunu. Burada ilgi çeken şey, “Sorun” demiyor olması, özellikle “öğrenin” diyor, bizzat görüşerek, onlarla bir olarak, kendi gözlerinizle durumu inceleyin emrini bir “aksakal” edasıyla veriyor.
Bu dörtlükte, “düşleri yaralı(dır)” “dertleri büyük(tür)”, boyunları bükük(tür)” ad cümlelerini kullanıyor. Bu şekilde kullanılan cümlelerin aslında yine sıfat tamlaması kuruluşunda bir yapının ters çevrilmiş hali olduğunu biliyoruz. Şair burada da “yaralı düşler”, büyük dertler”, bükük boyunlular” sıfat tamlamasıyla adeta bir ressamın fırça darbeleri gibi soy kırım manzarasının oluşturduğu tabloyu tamamlamak istiyor. Soyut anlamlı kelimeleri ad cümleleriyle kullanarak bu duyguları somutlaştırıp aklımızın anlayacağı bir halden, alt belleğimize anlayacağı bir hale dönüştürerek, oradan ruhumuza düşleri bile yaralı bu umutsuz insanların dramını hissettiriyor.
Şairin “Boyunları yine kalmasın bükük” temennisi ve duası o kadar samimi ki mitolojik olarak haber götürmenin yanında geçtiği yörelerdeki ekili tarlalara bereket veren turnalardan bu bölgedeki insanlarımızın yaralarına merhem sürmelerini istiyor. Şair sırasıyla Musul, Kerkük, düşleri yaralı, dertleri büyük, boyunları bükük ifadeleriyle bütünden parçaya doğru gidiyor, ad aktarmaları ile mecaz-ı mürsel oluşturuyor, bu adlandırmaların hepsi ayrıca buranın insanlarını türlü hallerine göre tasvir etme, içinde bulundukları durumu duygularımıza hitap edecek şekilde anlamamızı ve hissetmemizi isteğinden kullanıyor. Mısra’nın başında sorduğu soru tecahülüariftir cevabını bildiği bir soru soruyor. Bükük boyunlarıyla tabiata bir unsuru insan aktarıyor, burada deyim aktarması açık hem de kapalı istiare oluşturuyor, çünkü ustaca şair burada benzetme yönlerini ustaca kullanarak esir imgesini temsil-i istiare olarak kullanmak istemiş. Boynu bükük bir tomurcuk ifadesi de benzeyeni insan da kullanılmamış.
Şair Turnalar –II şiirinin üçüncü dörtlüğünü yine “-ç” yarı kafiye ve “-in” redifleriyle 6+6=11 hece ölçüsüyle oluşturuyor. Dördüncü mısrada “Nevruz çiçekleri derin turnalar” ifadesiyle bitiyor.
Dörtlükte şair, Türk yurdu Tebriz, Haydar Baba dağı, kelime öbeği ve Şehriyar kelimesini belli bir amaçla bu bölgeyle ilgili bir yer adı ve önemli bir şair ismini belirterek kullanıyor ve bu şairin en ünlü şiir Haydar Baba adını taşıyor. Bu nedenle “Şahriyar’la bayram şerbeti için.” Mısra’sında geçen “bayram” şerbeti kelimesi tevriyeli kullanılmış, hem şiirdeki lezzeti hem de, Şehriyar’ın şiirleri Güney Azerbaycan Türklerinin bir halk kültürü ansiklopedisi olduğunu hatırlatıyor. Çocukluk ve gençlik yıllarının bütün bayramları, törenleri ve bunların etrafında oluşan pratikler mazide kalmış ama tadı hiç eksilmeyen tazelikteki birer hatıra olarak onun şiirinde tüm tazeliği ile aynı lezzete tadabilirsiniz. Şehriyar’ın şiirlerinde her türlü insan ilişkileri bakımından okuyucuya 1920’li ve 1930’lu yıllardaki Güney Azerbaycan’ın samimi havasını yansıtır. (Özkan, 2006:150)
“Bayramıdı, gece guşı ohurdı, 
Adahlı gız bey corabın tohurdı, 
Herkes şalın bir bacadan sohurdı,
Ay ne gözel gaydadı şal sallamah,
Bey şalına bayramlığın bağlamah.”

 “Bayram olup gızıl palçıh(balçık) ezeller, 
Nakgış vurup otahları(oda) bezeler, 
Tahçalarda(raf) düzmeleri düzeler, 
Gız gelinin fındıhçası, henası, 
Heveslener anası, gaynanası.
E. SONUÇ
Şaire göre Türk milleti diğer milletlerden farklı olarak dünyanın çeşitli coğrafyalarında çeşitli devletler kurmuş, aynı zaman diliminde farklı kültür merkezlerinde bayrak, lider şahsiyetler yetiştirmiştir. Bu başka bir millete nasip olamayacak önemli bir meziyettir. Şaire göre kahraman yaratmak, ancak kahraman bir millete nasip olacak olağanüstü bir meziyettir. Tarihin her devrinde kahraman, bayrak şahsiyetler meydana getiren Türk milletinin tarihi kahramanlık destanlarıyla doludur. Böyle bir millet her an yeni kahramanlık destanları yaratabilir.
Kolay, rahat söyleyiş eğilimiyle bilgece söylemi birleştiren bir şairle karşı karşıyayız. Bize güçlü yönlerimizi ve fırsatlarımızı hatırlatıyor. Zenginliklerimizi, bizi biz yapan değerlerimizi ustaca bir bilgelikle şiir diliyle sunuyor. Gönül birliğimizin kurulabilmesinin ancak ortak kültür merkezlerinde yetişmiş manevi mimarlarımız sayesinde mümkün olabileceğini vurguluyor.
Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adlarına üst bir kimlik olarak oluşturduğu yedi devlet bir millet adlandırmasıyla, her yörenin kendi değerlerini bize hatırlatıyor. Türk edebiyatı coğrafyasında usta şairleri, bilge ve manevi şahsiyetlerimizi, bizim için kutsal sayılan beldeleri güzel Türkçesi, zengin kelime hazinesi usta bir ressamın renkleri derinlikler yaratacak şekilde kullandığı gibi, duygunun en derinlerine bizi yolculuğa çıkarıyor. Kafiye, ölçü, ritim, ses yelemeleriyle, müzik ağırlıklı ses armonisi yaratarak şuur altının dilini oluşturuyor ve ruhumuza dokunuyor.
“Esir Yurtlar” imgesi ile şair, mana ile ses öğelerini bir araya getirerek zayıf yönlerimizi ve tehditlerimizi bir bir sıralıyor. Şair şiirin bir anlam ve ses bütünlüğünü olduğunun yanı sıra aynı zamanda Türk kültürünün önemli simgelerini de yansıtabileceğini ortaya koyuyor.
Şair şiir dilinin bütün öğelerini ustaca kullanarak aklımıza ve mantığımıza hitap etmekle kalmıyor, aynı zamanda mananın esrarlı güzelliği ile kalbimize, oradan asıl bedenimize, ruhumuza dokunarak önemli konularda farkındalık yaratarak, gönül birliğimizin kurulmasını hedef ilke olarak belirliyor. Türklük ülküsünün önemli bir idealinin sözü olma gibi önemli bir görevi de üstleniyor.
Şair için Türk dünyası ulaşılması gereken bir sevgilidir. Bu sevgilinin uzuvlarını tamamlayan Türk coğrafyası bu bakımından önemlidir. Bu coğrafyada esaretten inim inim inleyen diyarlara uzanıp onların dertlerini dindirmek, yaralarına merhem olmak, bulundukları coğrafyalarda hür ve bağımsız bir şekilde yaşamlarını sürdürme hakkını kazanmalarının ikinci önemli hedef olduğunu ortaya koyuyor. Esir yurtlarının aslında fırsatlarımızı oluşturan değerlerin parçası olduğunu belirtiyor. Gerekli doğru önlemler alınamazsa önce tehdit unsuru olarak sonra da zayıflığımız olarak karşımıza çıkacağı öngörüsünde bulunuyor.





KAYNAKÇA
Bayram DURBİLMEZ, Türk Dünyası Şiirleri Turnalar, Ürün Yay., Ankara, 2012.s.5-9.
Ahmet CAFEROĞLU: Türk Dili Dergisi, C. XV, S.173, Şubat 1966, s.298.
Faruk K. TİMURTAŞ, “Ali Şir Nevâî’de Türklük Duygusu”, Türk Dili Dergisi, C. XV, S.173, Şubat 1966, s.304.
Mayramgül DIYKANBAYEVA, “Kırgız Adı Üzerine”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü (TAED) 43, Erzurum 2010
Deniz KARAKURT, Türk Söylence Sözlüğü, Açıklamalı Ansiklopedik Mitoloji Sözlüğü, e-kitap, Türkiye 2011.
Doğan AKSAN, Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Engin Yayınevi, 2. Baskı,  Ankara, 1985.
Cengiz AYTMATOV, Bütün Eserleri -2 Hikâyeler (Yıldırım Sesli Manasçı, Yüzyüze, Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek), (Çev. Refik Özdek), Ötüken Yay. İst.1990.
ŞEHRİYÂR, Divan, c.IV, s.229.
Yusuf GEDİKLİ, Şehriyar ve Bütün Türkçe Şiirleri, İstanbul 1990.
İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1983.
Nihal Atsız, Makaleler I, İstanbul 1992.
Ez ŞEHRİYAR, Heydar Babaya Selam, Tebriz, 1348.
İsa ÖZKAN, “Şehriyar’ın Şiirlerindeki Kültür Değerleri”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 20 Yıl: 2006/1 143.-151.
Gustav C. JUNG,  Dört Arke-tip (Çev: Zehra Aksu Yılmazer), Metis Yayınları. İstanbul. 2009.
Gustav C. JUNG,  İnsan Ruhuna Yöneliş. Say Yay. İstanbul, 2001.
Gustav C. JUNG, İnsan ve Sembolleri. Okuyan Us Yay. İstanbul: 2007.

Anthony STEVENS, Jung. (Çev. Ayda Çayır). Kaknüs Yay. İstanbul, 1999.

Yorumlar