Mehmet BİLGEHAN*
Şiir yaşamın insanla birlikteliği,
yaşamın coşkulu hissedildiği, coşmuş bir duyu/duygu yoğunluğu ile suyun,
rüzgârın, cıvıl cıvıl kuşların sesiyle insan sesinin, tümüyle tabiatın iç içe
girdiği, karşılaştığı bir terkiptir. Dış âlemin, insanın izlenimi, gözlemiyle,
insan duyu/duygusuyla şekillenmesidir şiir. Yel sesi, sel, sesi ve nehir
sesinin insan sesiyle yankılandığı doyurucu bir müziktir şiir. İç âlemle dış âlemi,
gerçek olanla hayal olanı bağlayan, insanı insana, insanı tabiata, insanı
yaşama sıkı sıkı bağlayan bilgidir şiir. Sözün gücü, ritmi ve ahengiyle tabiat
yansımalarıyla hayatı ve yaşamı yeniden düzenlemektir şiir.
Sevil Mısırlıoğlu, “Antakya Kutsal
Şehrim” adlı şiirinde, kendini, dış âlemden
yola çıkarak, bir benzerliğin komşuluğuyla tanıtıyor bize: “Ben … Doğaya baş kaldırıp /Tersine
akan bir nehrin, Asi nehrinin /Suladığı topraklarda
doğmuş kişiyim /Ondandır çirkinliklere asi oluşu yüreğimin /Acizlikle
bağdaşmayışı düşüncelerim.” Şairin sesiyle tabiatın sesi birleşiyor ve asi
nehrinin ters akışı, insanın çirkinliklere zulme vb. şeylere başkaldırışını
eğretiliyor.
Antakya, iki dağ arasında rüzgârın püfür püfür estiği,
Asi Nehrinin tam ortasından ikiye bölerek ayırdığı, düz bir ova üzerinde
kurulmuş tarihi bir şehirdir. Burada yaşamak, her gün Antakya’ya uyanmak,
oradaki güzelliklerin farkında olmak demek değildir. Alıştığınız manzaranın
ayrıntılarıyla ilgilenmezsiniz. Ancak bir şair duyarlılığı ile baktığınızda
çevrenizdeki objektif âlemden etkilenen subjektif (öznel) değerlendirmeleriniz
ortaya çıkar. Şairin dış âleme duyu/duygu yoğunluğu ve duyarlılığıyla
bakmasıyla oluşan izlenimlerdir bunlar.
Şiiri anlamak insanı anlamak gibidir. Bizler, ne
kendimizi ne de beraber yaşadığımız hem cinslerimizi kolay kolay tanıyamayız.
Bunun sebebi çocukluktan itibaren kendimizi, kendimizden, ailemizden ve
çevremizden tecrit etmiş olmamızdır. Yaşayış tarzımızın kısıtlılığı, insanlarla
ilişkimizi engelliyor. Kendimizi çeşitli olaylar karşısında, tehlikelere ve
risklere karşı sınamamızı, ailemizin koruma duygusuyla geliştirdikleri yakınlık
engelliyor. Krizlerimizi yönetemiyor ve çevremize de kendimizi kapatıyoruz.
Sonra yabancılaşma duygusu gelişiyor, sarıyor her yanımızı; toplumdan aile
çevremize kadar, ne kendimizi ne de çevremizi anlayabiliyoruz. Böylece, hem
kendimize, hem de ailemize ve çevremizdekilere yabancılaşıyoruz (İTS,1979: 11-12).
Antakya, şairin çocukluğunun geçtiği devirlerde,
dükkânların file ile örtüldüğü, evlerin kapılarının kapanmadığı, ailelerin
çocuklarını serbestçe sokağa bırakabildiği, çocukların tabiatla rahatça haşir
neşir olduğu, komşuların birbirine güvendiği bir beldeydi. Şair böyle bir
ortamda özgüven içerisinde, kendi kişiliğini dostluklarla besleyerek büyüdü. Burada
hiçbir şeye yabancılaşamazsınız, ne insana cömert davranan tabiata, insana ne
de topluma. Her şey yabancılaşmanıza engeldir.
Antakya’da kötüyü, çirkinlikleri, zulmü örnekleyemez, özenemezsiniz.
Antakyalı kötüyü, çirkini bilmez. Kabul edemez. Çünkü bu meziyetleri
örnekleyebilecek kişi bulamaz. Tabiat da güzellikleriyle karşınızdadır, hep
güzellikleri sunar size. Kötüyü, çirkini gözlemleyebilmek zordur Antakya’da.
Göremez, bulamazsınız kötüyü de çirkini de. Dostlukların, arkadaşlıkların
sevgiyle, hoşgörüyle yoğrulduğu yerdir Antakya. İnsanlara karşı tutumunu, barıştan
yana ve dostça belirler; müşterek hayatın şartları altında anlar onları. Bu
yüzdendir ki, kimse Antakya da yabancılık duygusuna kapılmaz, yabancı hissetmez
kendini. Asi nehri ters akışı gibi, çirkinliklere, kötülüklere, acizliklere
terstir, asidir Antakyalı. Antakya’da her gün, yeni bir gün, her gün yaşama
yeniden doğuş, hayata taze bir bakıştır.
Antakya’da tabiat da, toprak da insanı gibidir, sevmez
acizliği. Ilık mevsimin çevreye verdiği cömertlikle bereketlenir toprak, hep
güzeli sunar insanlarına. Güzel kokulu, rengârenk çiçeklerini, sebzelerini,
meyvelerini verir her mevsim. Burada toprak da, insan da asla acizliğe düşemez.
Çocuğundan gencine, gencinden ihtiyarına kadar karınca gibi çalışır Antakyalı.
Üretir. Stresini içine atmadan tabiatın içinde yaşar; toprakta yaşam bulur. Her
gün, yeniden aynı azim ve kararlılıkla yarınına endişesiz bakar.
Şair böyle bir şehirde, bu şehre has özellikleri kendi
duygularında hissederek, kendi izlenimlerini tabiatın özelliklerine yükleyerek,
aktararak onları teşhis ederek bize sunuyor, iletiyor. Kendi duyguları ile bize
Antakya’yı, bu şehrin insanlarını bir tablo gibi gözlerimizin önüne getiriyor.
Şiir, çoğu zaman, sıradan insanın
gözlemleyebildiği fakat ifade edemediği olayları, olguları duyu ve duyguyu
estetik bir dil kullanarak, gündeme getirir ve toplumun sözü olma gibi önemli
bir işlevi üstlenir. Şiirde esinlenme, yaratma, bir başkalaşma, kendinden
çıkma, sıradanın ötesine geçerek başkalarının ifade edemediği duyu/duyguları
ifade edebilme halidir. Farkındalığın, yaratıcılığın ve başkalaşabilmenin yoğun
olarak yaşandığı haldir, esinlenme.
Sevil Mısırlıoğlu, kendi özelliği ile
birlikte, çevresini dış âlemi sübjektif olarak değerlendirirken kendi varlığını
şiirde hissettirerek, tabiatta gördüğü şeylerin kendi üzerinde bıraktığı
tesirleri uyandırdığı his ve hayalleri ifade ederek, objektif (nesnel)
unsurlarla sübjektif (önel) unsurları, dış âlemle insanı birbiriyle karıştırıyor.
Bize, itibarî (fiktif, kurmaca, muhayyile gücü ile yaratılmış) bir dekor ile,
Antakya’yı kendi tarihi gerçeği ile birleştirerek anlatıyor. Bu yönüyle şiirde Antakya,
hem tarihi hem de güncel olarak öznel ifadelerle tasvir ediliyor. (ŞT, 1984: 21).
“Büyük Antinaus’un torunu / Şirin
Antakya şehrinin sevgi dolu bir barış eriyim / Sevgi eker sevgi biçerim /
Güzellikleri sindirerek içime / Manevi coşkuları alır omzuma / Maddeyi ezer
geçerim.” Mısralarından
anladığımız kadarıyla şair, kendi öznel duygularını bu coğrafyanın tarihi
perspektifiyle yoğurarak coşkun bir dille, lirik bir üslupla ifade ediyor.
Bireysel duyguların içten geldiği gibi, coşkulu, etkili bir dille anlatılmasına
lirizm diyoruz. Şair de duygularını coşkulu, etkili bir dille sunuyor bize.
Şiir anlatılamayan duyguları dışa
vurarak, kendimizi ifade edememenin önüne geçer, ruhumuzun derinlerinde
hissettiklerimizi, dışarıya fışkırtarak serinletir, ruhumuzu besler. Ritmik, sesçil,
eğretileme, ses yinelemeleriyle, zengin titreşimler ve tekrarlardan
yararlanarak, müzikal özelliği ve düş niteliğiyle bizi etkileyerek, düşü
gerçeğe uygulama amacı güder. Toplumun beyinlerine değil, yüreklerine hitap
ederek onları etkiler.
Sevil Mısırlıoğlu, şiirin bu bölümünde birbirine
yakın diş ünsüzleri olan “s” ve “ş” ve “z” harfleriyle birlikte “sevgi” sözcüğü
“sevgi eker, sevgi biçerim” yinelemesiyle vermesi bu duyguyu coşkulu bir tarzda
sevginin insan gönlünde bıraktığı ritmi bize hissettirmeye çalıştığını
hissediyoruz. İnsan kalbi sevgiyle erimiş muma döner. Bu sesler köz haline
gelen kömürün çıkarttığı sesler gibi, yürekteki sevginin hararetini bize
hissettiriyor.
Şiirde ifadeler, çoğu zaman düz cümleye
yakın bir üslup ile ortaya konulmuş: Bunun sebebi şiirde duygunun tarihi
gerçeklikle birleştirilmesindeki bilimsellik olmalıdır:“Sevgi eker sevgi biçerim /
Güzellikleri sindirerek içime / Manevi coşkuları alır omzuma / Maddeyi ezer
geçerim.” ifadesi, şâirin duygusunu bilimsel bir gerçek
üzerine kurguladığını gösteriyor. Bir tarih ve kültür şehri olan Antakya’da,
insan bilgeliği, bütün kutsal dinlerin bilgeliğiyle birlikte Antakya teknesinde
yoğrulmuştur.
Toplumlar din ve medeniyet sisteminin dayandığı inanç
ve kıymet değerleriyle yücelirler. Yücelen bu değerler, bu coğrafyada yaşayan
insanların bedenlerine, iç dünyalarına ve ruhlarına siner. İnsan psikolojisi
bundan etkilendiği gibi, sosyolojik olarak da toplum etkilenir. İnsanıyla,
halkıyla Antakya, maddi menfaatler, çıkar ilişkileri üzerine şekillenmiş bir
toplum olmaktan çok, çeşitli inanç sistemlerinin cemaatleştirdiği, bir arada
barış içerisinde yarattığı bir sevgi, hoşgörü toplumudur. Burada bütün inanç
değerlerinin sembollerini, değerlerini görebilirsiniz. Bu değerler sizlere
manevi coşkunun yüceliğini hatırlatır. Havraları, kiliseleri, camileri ve cem
evleriyle çeşitli inanç sistemlerinin manevi hazını hissedersiniz. İnsan
egosunun yarattığı bütün şeytanî özellikleri ezer geçersiniz.
Antakya’da ilişkileri belirleyen şey,
maddi çıkarlar değildir. Sevgi üzerine kurulan dostluklardır. Cemaatler
arasındaki farkları ortadan kaldıran en önemli özellik budur. Bugün bile, “Uzun
Çarşı’da”, alış-veriş yaptığınız bir iş yeri sahibi, “bu istediğiniz ben de
kalmadı, ama komşumda bulabilirsiniz” diyerek; komşusunun da, buranın
ifadesiyle “siftah etmesini” sağlar.
Şiir, bilimin insanlığın hizmetine
sunduğu tüm bilgiyi duyu/duygunun hizmetine verebilir. Şiirde bilgi duyu/duygu
ile ifade edildiğinde insanla birlikte yaşamın, yaşantının sesi olur. İçine
insan duyusu karışmış bir bilgidir bu. İçine insan yüreğinin sıcaklığı karışmış
bir sıcaklıkla ifadesini bulur. Sıcak lirik duyguların coşkunluğunda ifadesini
bulan şiir, insanı dünyaya, yaşama bağlama bilgisini sunar insanlığa.
Farklılıkları ortadan kaldırarak toplumları bir eder, birbirine bağlar. Şair bu
yüzden, “Memleketimde geniş kültür mozaiğine sahip / Bir halk
kitlesiyle büyümüş… gelişmişim.” diyerek, duygu ile bilgiyi insan sesinin coşkulu
ifadesiyle lirik bir coşkuyla ifade ediyor.
Sevil Mısırlıoğlu, Antakya insanını ve coğrafyasını
kendi inanç dünyası ve yaşayışı içinde değerlendiriyor. O bu topraklarda
birleşmiş bir araya gelmiş bir kültür mozaiği ile buranın halkıyla beraber
büyümüştür. Şair, şirinin kahramanı olan “kendisini” realist ve objektif bir
hikâye tarzında bize sunuyor ve konuşturmak suretiyle de tanıtıyor. İçinde
yaşamış olduğu tarihi çevre, yaşam tarzı, şairin Antakya’ya doğduğu şehre bakış
tarzını tayin ediyor. Şiirde Antakya ve tarihi çevreyle kendi arasında kurmuş
olduğu çeşitli münasebetler kuruluyor. “Yunus’un Mevlana’nın Hacı Bektaş-ı Veli’nin
felsefesini içmişim. / Sevgi saygı ve görgüyle yamalı gönül bohçam / Ondandır
böylesine hoşgörülü oluşu sevgimin / Kapımı açarak dünyaya / Bir lokma ekmeğimi
paylaşmak isteyişim.”
Şâir, Anadolu’nun üç sevgi eri, Yunus, Mevlana ve Hacı
Bektaş-ı Veli’yi telmih ederek bu üç sevgi öğretisiyle eğitildiğini ifade
ederken, Antakya’nın diğer bir yönünü ortaya koyuyor. Anadolu erenlerinin aşk
ve cezbeyle yoğrulan öğretilerini “yamalı bohça” benzetmesiyle sunuyor. Bu
sevgi erenlerinin görüşleri bir bohça gibi değil, ama gönlümüzü ve ruhumuzu bir
ebru gibi bütün ton ve renkleriyle, duyu/duygu ve inanç sistemiyle sarmıştır.
Sünnî ile Alevî’yi aynı gönül potasında, aynı bakış tarzıyla ve inanç
sisteminde birleştirmiştir. Şâir, Antakya’daki bu durumu kendi şâirane
üslubuyla dille getiriyor. Hoşgörü şehri Antakya’ya, şekilden öteye, derin bir mana
âlemi yüklüyor.
Hoşgörü şehri Antakya’nın herkes tarafından bilinen
bir özelliğini güzel bir üslupla ifade ediyor. “Kapımı açarak dünyaya/ Bir lokma
ekmeğimi paylaşmak…” Evet, Antakya halkının gözü gönlü dolu, kapısı ve
sofrası açıktır. Bir lokma ekmeğini masasında misafir olmadan, onunla
paylaşmadan yutamaz. Boğazında durur.
Şâir, 1996 yılına kadar çalıştığı, Hatay Valiliği
Hukuk işleri şefliği sırasındaki kişiliği, yakınlığıyla, şiirinde bize sunduğu
gözü gönlü tok ve açık sevgi dolu ve hoşgörülü bir insan olarak tanınmanın rahatlığıyla,
kendi şahsıyla, Antakyalıyı birleştirerek anlatıyor bize. Antakyalı, sevgi
pınarlarıyla beslenmiş, acze asla düşmeyen çelik gibi azmiyle, hoşgörüsüyle,
barışseverliğiyle, kutsal dinlerin ve inanç sistemlerinin manevi esintisiyle
oluşmuş inancıyla bu şiirin dokusunu sinmiştir. Bu doku şairin kişiliğini de
belirlemiştir. Şiir şair özdeşleşerek; şair Antakya, Antakya da şair olmuştur.
Antakya çeşitli dinlere mensup, değişik etnik
unsurların bir arada dostça, kardeşçe yaşadığı sevgi ve hoşgörü şehridir. Bu
nedenle Antakya ve Antakyalı şiirde “hoşgörü toplumunu” simgeler. Antakya ve
Antakyalı hoşgörü toplumunun özellikleriyle hoşgörünün temsilcisi ve sembolü
olan bir toplumdur.
Şâir şiirinde belli bir dünya görüşünü sunarak,
fikrini bize hissettiriyor ama bu durum şiir de ne didaktik ne de ideolojik bir
çerçevede sunuluyor. Tamamen estetik bir planda kalarak, şâir fikrini değil,
duyu ve duygusunu bize anlatıyor. Şiiri canlı ve coşkulu kılan şey, Sevil
Mısırlıoğlu, şehrini ona bakan çoğu hemşerileri gibi değil, kendi kültür, inanç
ve anlayışına duyu ve duygusunu da katarak bize sunmasıdır.
Şiirde dış âlemden gelen unsurlar önemli bir yer
tutuyor. Şâir, duyu ve duygusuyla gözlemlediği şehrinde tarihle zamanını
birleştiriyor: “İlahi güçlerle çevrilidir her yanım /
Beyazıt-ı Bestami, Habib-i Neccar’ım / Erenlere yatak olmuş Amanos dağlarım /
Hızır’ım ruhun okşar beni / Akdeniz’den estikçe rüzgârım / Açmış kollarını
bekler gelenleri kutsamak için / Haç dergahı Sen Piyer’im.”. “Beyazıt-ı Bestami türbesi, Habib Neccar
Camii, Amanos Dağları, Sen Piyer Kilisesi, Akdeniz ve kıyıları; sonra da: “Kalelerim
surlarım mezarlarım / Kazıldıkça kusar tarihi bereketli toprağım / Müzelere
sığmayan geçmişimin kucağında / Güvenle gururla yaşarım / Özümde yansıması var
tarihteki bu ihtişamın / Ondandır böylesine asil oluşu ruhumun / Onurla kalkışı
başımın / Cilvegözü Altınözü Yayladağı’nda / Üç ayrı yoldan Suriye’ye sınırımı açarım / Komşumu dostça kucaklarım /
İskenderun Dörtyol limanlarında / Obur gemilerim neler taşımaz ki karnında /
Samandağ el sallar “beni unutma” der / Tepelerin ardında / Güneyin incisi /
Hatay’ın merkez ilçesi / Antakya da
/Harbiye’nin çağlayanında / Defneyapraklı taçlar başımda”
mısralarında. Kaleleri, surları, müzesini, Cilvegözü, Altınözü, Yayladağı
Dörtyol, İskenderun Limanı, Samandağ, Harbiye gibi çoğu turistik özelliklere
sahip, tarihin izleriyle dolu yörelerin adlarını şiirdeki mekânı iyice
belirleyecek bir şekilde anlatıyor.
Verilen isimler burada yeşeren sevgi ve asla acze
düşmeyen, hoşgörülü insan tipini yaratan değerlerin mimarlarıdır. Antakya’da
şekillenen bu insan tipi tesadüfî değil, ilahîdir.
Antakya Kutsal Şehrim şiirinin değişik bölümlerinde
aynı mekânın çağrıştırdığı çeşitli duygular var:
v Sevgi ekip sevgi biçmenin manevi hazzı,
v Çirkinliklere asi olan yürek,
v Anadolu erenleriyle, tarihin beslendiği sevgi, saygı, görgünün
birleşimi olan hoşgörü toplumu,
v Kapısı açık olmak, misafirperverlik, ekmeğini
paylaşmak, cömertlik, sevgi, hoşgörü, kapısı açık olmak, cömertlik duygularına
sahip topluma Allah’ın bereket bahşetmesi,
v İlahi güçlerle beslenen bir toplumda Hızır’ın
koruyuculuğu,
v Çeşitli dinlerin haç diyarı olma, tarihinin
ihtişamıyla asilleşen insanın ruh hali, sınır komşuluğu ve dostluk duygusu,
v Kutsal aşk rüzgârlarında oluşan sevgi, gibi duygular işlenmiş ve bu
duygular ana tema olan “kutsal şehir”
duygusunu çeşitli yönlerden pekiştirmiş.
Bu şiir dini ve inanç sistemlerinin
görünmeyen âlemle ilgili tezahürlerini değil, görünen hayatla ilgili gerçekçi
oluşumlarına değiniyor. Dinler görünen âlemle, görünmeyen âlemin ötesindeki
âlemle ilgili inançların sistematik hale gelmiş şekilleridir. Bu şiir dini
inanç sistemlerinin gerçek dünyadaki tezahürlerini, iyi insan modeli, iyi bir
toplum yaratma özelliklerini ortaya koyuyor. Genellikle dini mahiyet taşıyan
şiirlerde içinde yaşanılan dünyadan nefret, bir yerde ideal bir âlemin
bulunduğu inancı veya ihtimali üzerine kurgulanmış itibari izlenimleri sunar.
Bizi ötelerde bir şeyler aramaya zorlar. Saadet hülyasıyla insanı cezp edip
kendine çeker. Bu şiir dinin ve manevi inançların bu gerçek âlemle ilgili
insani temayülleri, yaşamla ilgili tezahürleri ortaya koymaktadır.
Şair böyle bir coğrafya da yetişmenin
kültürel fırsatlarının “özyeterliği”
yüksek bireyleri yetiştirdiğini ifade ediyor. Özyeterliği yüksek bir insan,
kendine belirlediği amaca ulaşabilme, kendisine hedefler tayin edebilme,
başarma güdüsüne, yılgınlıklara karşı direnç gösterme ve manevi duygularla
beslenmiş güçlü bir ruh yapısına sahiptir.
Hayatın bütün acı ve ıstıraplarına
rağmen yaşamını azimle sürdürmek, kendine güvenmek, hayatın güçlüklerini
yenebilmek, gerektiğinde sıfıra düştüğü noktada yeniden silkinebilmek, kendini
bataktan çekip çıkarabilme gücüne sahip olan insan hayatın iyi ve kötü
taraflarına bilen güçlü bir insandır.
Şair, “Sevgi ve Hoşgörü Şehri Hatay”
adlı şiirinde: “Medeniyetlerin buluştuğu / Tarihlerin yazıldığı / Hatay’da / Dostlukla
mayalanan sütümüzü / Duyarlı ninnilerle uyuturuz / Dinlerin çok sesli müziğini
/ Sevda türkülerinin duygu hortumuyla / Yaşam korosuna katarız / Şer odakların
sinsi gölgelerini / Akıl gücüyle öteleyip / Güneşe barış soluklu sineler
uzatırız” (GK, 2009: 13).
Yukarıdaki mısralarda şair, alışılmamış
bağdaşmalar sunuyor bize: “Sevda türkülerinin duygu hortumu”, “barış soluklu
sineleri güneşe uzatmak”, “dostlukla mayalanan süt, yani toplum”, “uyurken
duyarlı ninnilerle uyumak”, “şer odakların sinsi gölgesi”, “şerrin gölgesini
akıl gücüyle ertelemek”
Bu bağdaştırmalarla şair, insanın sahip
olduğu manevi değerlerle, insan hayatına uymayan hayatın kalıplaşmış biçimini
ortadan kaldırarak, sahip olduğu yanlış hayat prensipleri yerine, daha mutlu
olabileceği bir perspektif oluşturabileceğini ifade ediyor. Medeniyetin ve
kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla bu tür bilgiler tarihi ve kültürel
bakımdan zengin, farklı kültürlerle beslenmiş toplumlarda bir fırsat olarak
vardır. Önemli olan bunları görebilmek bu fırsatlarla insanın kendi
yanlışlıklarını ve kusurlarını bilmesi ve kendini değiştirebilme gücünü kendi
iradesinde hissetmesidir.
Şaire göre, insan davranışı iradeden
bağımsız değildir, her olay sebep ve sonuç yasalarına bağlıdır. Kültürlerin
ebrulaştığı, renkli mozaiklerle ayrılmayacak şekilde dokunduğu Antakya gibi
şehirler bu yönden kutsaldır. Burada yetişen bireyler kendisiyle barışık, sevgi
dolu, hoş görülü, paylaşmasını bilen, kendisine, toplumuna ve insanlığa faydalı
bir birey olarak yetişirler. Değişik kültürlerle şekillenmiş toplumlar yüksek
medeniyet kurmaya ve dünya medeniyetine öncülük etmeye aday toplumlardır. Bu
tür toplumlar eğitim düzeyleriyle, ticari kabiliyetleriyle yaratıcılılarıyla
güçlü bir toplum, dünyayla kolayca uyum sağlayacak düzeyde girişimci büyük
oluşumlar sağlayabilir. Kendine güvenli bireyler, başı dik, gönlü açık insanlardan
oluşan toplum oluşturabilirler. Şaire göre bu yüzden Antakya kutsal şehirdir.
Şiir başka anlatım yollarıyla varılamayan bir
beşeri anlatım sanatıdır (ŞOK, 2002: 42) .Şâir kendi beşeri duygularını “Sevgi ve Hoşgörü Şehri Hatay” adlı
şiirinde: “ Farklı kültür farklı misyonla
/ İrdeleriz her detayı / Mesajlar ileterek Dünya’ya /Sevgi hoşgörü şehri yaptık
Hatay’ı” diyerek anlatmaya çalıştığımız bu detayları şiirin gücü ile ifade
ediyor.
Memleket şiiri özelliği taşıyan bu şiirlerde
şair: kendisi, hayatı, kişiliği ve karakterini belirleyen her şeyle Antakya
arasında sıkı bir münasebet kuruyor, adeta coğrafya, dış âlem, tarih ve
insanıyla birleştiriyor. “Toplusal hazları” dile getiriyor bize. Burada tarihi
güzellikler ve şehrin manevi dokusunu oluşturan cetlerden beslenmiş bir insanın
ruh hali bahis konusu. Şair, Antakya’nın sevgi ve hoşgörü ile beslediği bir
barış eridir. Çirkinlikler karşısında ise asi bir yüreğe sahip, acze düşmeyen
bir karakter imajıyla çıkıyor karşımıza. Şair kendisine ait imajlarla, bize
gerçekte, kendi şahsında Antakya halkını anlatıyor. Şiirle şair, şairle dış
âlem, dış âlemle insan birleşiyor şiirlerde.
YARARLANILAN
KAYNAKLAR ve KISALTMALAR
GK: Sevil Mısırlıoğlu, Güneşi Kurşunladık,
1. Baskı, Ankara, 2009.
ŞT:
Mehmet KAPLAN, Şiir Tahlilleri 2 Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Dergâh Yayınları,
4. Baskı, İstanbul 1984.
İTS: Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı,
2. Baskı, İstanbul 1979.
ŞOK: İsmet
ÖZEL, Şiir Okuma Kılavuzu, Şule Yayınları,
İstanbul, 2002.
Yorumlar
Yorum Gönder