SEVİL MISIRLIOĞLU’NUN “ANTAKYA KUTSAL ŞEHRİM”, “SEVGİ ve HOŞGÖRÜ ŞEHRİ HATAY” ŞİİRLERİNDE ANTAKYA


Mehmet BİLGEHAN*

Şiir yaşamın insanla birlikteliği, yaşamın coşkulu hissedildiği, coşmuş bir duyu/duygu yoğunluğu ile suyun, rüzgârın, cıvıl cıvıl kuşların sesiyle insan sesinin, tümüyle tabiatın iç içe girdiği, karşılaştığı bir terkiptir. Dış âlemin, insanın izlenimi, gözlemiyle, insan duyu/duygusuyla şekillenmesidir şiir. Yel sesi, sel, sesi ve nehir sesinin insan sesiyle yankılandığı doyurucu bir müziktir şiir. İç âlemle dış âlemi, gerçek olanla hayal olanı bağlayan, insanı insana, insanı tabiata, insanı yaşama sıkı sıkı bağlayan bilgidir şiir. Sözün gücü, ritmi ve ahengiyle tabiat yansımalarıyla hayatı ve yaşamı yeniden düzenlemektir şiir.
Sevil Mısırlıoğlu, “Antakya Kutsal Şehrim” adlı şiirinde, kendini, dış âlemden yola çıkarak, bir benzerliğin komşuluğuyla tanıtıyor bize: Ben … Doğaya baş kaldırıp /Tersine akan bir nehrin, Asi nehrinin /Suladığı topraklarda doğmuş kişiyim /Ondandır çirkinliklere asi oluşu yüreğimin /Acizlikle bağdaşmayışı düşüncelerim. Şairin sesiyle tabiatın sesi birleşiyor ve asi nehrinin ters akışı, insanın çirkinliklere zulme vb. şeylere başkaldırışını eğretiliyor.
Antakya, iki dağ arasında rüzgârın püfür püfür estiği, Asi Nehrinin tam ortasından ikiye bölerek ayırdığı, düz bir ova üzerinde kurulmuş tarihi bir şehirdir. Burada yaşamak, her gün Antakya’ya uyanmak, oradaki güzelliklerin farkında olmak demek değildir. Alıştığınız manzaranın ayrıntılarıyla ilgilenmezsiniz. Ancak bir şair duyarlılığı ile baktığınızda çevrenizdeki objektif âlemden etkilenen subjektif (öznel) değerlendirmeleriniz ortaya çıkar. Şairin dış âleme duyu/duygu yoğunluğu ve duyarlılığıyla bakmasıyla oluşan izlenimlerdir bunlar.
Şiiri anlamak insanı anlamak gibidir. Bizler, ne kendimizi ne de beraber yaşadığımız hem cinslerimizi kolay kolay tanıyamayız. Bunun sebebi çocukluktan itibaren kendimizi, kendimizden, ailemizden ve çevremizden tecrit etmiş olmamızdır. Yaşayış tarzımızın kısıtlılığı, insanlarla ilişkimizi engelliyor. Kendimizi çeşitli olaylar karşısında, tehlikelere ve risklere karşı sınamamızı, ailemizin koruma duygusuyla geliştirdikleri yakınlık engelliyor. Krizlerimizi yönetemiyor ve çevremize de kendimizi kapatıyoruz. Sonra yabancılaşma duygusu gelişiyor, sarıyor her yanımızı; toplumdan aile çevremize kadar, ne kendimizi ne de çevremizi anlayabiliyoruz. Böylece, hem kendimize, hem de ailemize ve çevremizdekilere yabancılaşıyoruz (İTS,1979: 11-12).
Antakya, şairin çocukluğunun geçtiği devirlerde, dükkânların file ile örtüldüğü, evlerin kapılarının kapanmadığı, ailelerin çocuklarını serbestçe sokağa bırakabildiği, çocukların tabiatla rahatça haşir neşir olduğu, komşuların birbirine güvendiği bir beldeydi. Şair böyle bir ortamda özgüven içerisinde, kendi kişiliğini dostluklarla besleyerek büyüdü. Burada hiçbir şeye yabancılaşamazsınız, ne insana cömert davranan tabiata, insana ne de topluma. Her şey yabancılaşmanıza engeldir.
Antakya’da kötüyü, çirkinlikleri, zulmü örnekleyemez, özenemezsiniz. Antakyalı kötüyü, çirkini bilmez. Kabul edemez. Çünkü bu meziyetleri örnekleyebilecek kişi bulamaz. Tabiat da güzellikleriyle karşınızdadır, hep güzellikleri sunar size. Kötüyü, çirkini gözlemleyebilmek zordur Antakya’da. Göremez, bulamazsınız kötüyü de çirkini de. Dostlukların, arkadaşlıkların sevgiyle, hoşgörüyle yoğrulduğu yerdir Antakya. İnsanlara karşı tutumunu, barıştan yana ve dostça belirler; müşterek hayatın şartları altında anlar onları. Bu yüzdendir ki, kimse Antakya da yabancılık duygusuna kapılmaz, yabancı hissetmez kendini. Asi nehri ters akışı gibi, çirkinliklere, kötülüklere, acizliklere terstir, asidir Antakyalı. Antakya’da her gün, yeni bir gün, her gün yaşama yeniden doğuş, hayata taze bir bakıştır.
Antakya’da tabiat da, toprak da insanı gibidir, sevmez acizliği. Ilık mevsimin çevreye verdiği cömertlikle bereketlenir toprak, hep güzeli sunar insanlarına. Güzel kokulu, rengârenk çiçeklerini, sebzelerini, meyvelerini verir her mevsim. Burada toprak da, insan da asla acizliğe düşemez. Çocuğundan gencine, gencinden ihtiyarına kadar karınca gibi çalışır Antakyalı. Üretir. Stresini içine atmadan tabiatın içinde yaşar; toprakta yaşam bulur. Her gün, yeniden aynı azim ve kararlılıkla yarınına endişesiz bakar.
Şair böyle bir şehirde, bu şehre has özellikleri kendi duygularında hissederek, kendi izlenimlerini tabiatın özelliklerine yükleyerek, aktararak onları teşhis ederek bize sunuyor, iletiyor. Kendi duyguları ile bize Antakya’yı, bu şehrin insanlarını bir tablo gibi gözlerimizin önüne getiriyor.
Şiir, çoğu zaman, sıradan insanın gözlemleyebildiği fakat ifade edemediği olayları, olguları duyu ve duyguyu estetik bir dil kullanarak, gündeme getirir ve toplumun sözü olma gibi önemli bir işlevi üstlenir. Şiirde esinlenme, yaratma, bir başkalaşma, kendinden çıkma, sıradanın ötesine geçerek başkalarının ifade edemediği duyu/duyguları ifade edebilme halidir. Farkındalığın, yaratıcılığın ve başkalaşabilmenin yoğun olarak yaşandığı haldir, esinlenme.
Sevil Mısırlıoğlu, kendi özelliği ile birlikte, çevresini dış âlemi sübjektif olarak değerlendirirken kendi varlığını şiirde hissettirerek, tabiatta gördüğü şeylerin kendi üzerinde bıraktığı tesirleri uyandırdığı his ve hayalleri ifade ederek, objektif (nesnel) unsurlarla sübjektif (önel) unsurları, dış âlemle insanı birbiriyle karıştırıyor. Bize, itibarî (fiktif, kurmaca, muhayyile gücü ile yaratılmış) bir dekor ile, Antakya’yı kendi tarihi gerçeği ile birleştirerek anlatıyor. Bu yönüyle şiirde Antakya, hem tarihi hem de güncel olarak öznel ifadelerle tasvir ediliyor. (ŞT, 1984: 21).
 “Büyük Antinaus’un torunu / Şirin Antakya şehrinin sevgi dolu bir barış eriyim / Sevgi eker sevgi biçerim / Güzellikleri sindirerek içime / Manevi coşkuları alır omzuma / Maddeyi ezer geçerim.” Mısralarından anladığımız kadarıyla şair, kendi öznel duygularını bu coğrafyanın tarihi perspektifiyle yoğurarak coşkun bir dille, lirik bir üslupla ifade ediyor. Bireysel duyguların içten geldiği gibi, coşkulu, etkili bir dille anlatılmasına lirizm diyoruz. Şair de duygularını coşkulu, etkili bir dille sunuyor bize.
Şiir anlatılamayan duyguları dışa vurarak, kendimizi ifade edememenin önüne geçer, ruhumuzun derinlerinde hissettiklerimizi, dışarıya fışkırtarak serinletir, ruhumuzu besler. Ritmik, sesçil, eğretileme, ses yinelemeleriyle, zengin titreşimler ve tekrarlardan yararlanarak, müzikal özelliği ve düş niteliğiyle bizi etkileyerek, düşü gerçeğe uygulama amacı güder. Toplumun beyinlerine değil, yüreklerine hitap ederek onları etkiler.
Sevil Mısırlıoğlu, şiirin bu bölümünde birbirine yakın diş ünsüzleri olan “s” ve “ş” ve “z” harfleriyle birlikte “sevgi” sözcüğü “sevgi eker, sevgi biçerim” yinelemesiyle vermesi bu duyguyu coşkulu bir tarzda sevginin insan gönlünde bıraktığı ritmi bize hissettirmeye çalıştığını hissediyoruz. İnsan kalbi sevgiyle erimiş muma döner. Bu sesler köz haline gelen kömürün çıkarttığı sesler gibi, yürekteki sevginin hararetini bize hissettiriyor.
Şiirde ifadeler, çoğu zaman düz cümleye yakın bir üslup ile ortaya konulmuş: Bunun sebebi şiirde duygunun tarihi gerçeklikle birleştirilmesindeki bilimsellik olmalıdır:“Sevgi eker sevgi biçerim / Güzellikleri sindirerek içime / Manevi coşkuları alır omzuma / Maddeyi ezer geçerim.” ifadesi, şâirin duygusunu bilimsel bir gerçek üzerine kurguladığını gösteriyor. Bir tarih ve kültür şehri olan Antakya’da, insan bilgeliği, bütün kutsal dinlerin bilgeliğiyle birlikte Antakya teknesinde yoğrulmuştur.

Toplumlar din ve medeniyet sisteminin dayandığı inanç ve kıymet değerleriyle yücelirler. Yücelen bu değerler, bu coğrafyada yaşayan insanların bedenlerine, iç dünyalarına ve ruhlarına siner. İnsan psikolojisi bundan etkilendiği gibi, sosyolojik olarak da toplum etkilenir. İnsanıyla, halkıyla Antakya, maddi menfaatler, çıkar ilişkileri üzerine şekillenmiş bir toplum olmaktan çok, çeşitli inanç sistemlerinin cemaatleştirdiği, bir arada barış içerisinde yarattığı bir sevgi, hoşgörü toplumudur. Burada bütün inanç değerlerinin sembollerini, değerlerini görebilirsiniz. Bu değerler sizlere manevi coşkunun yüceliğini hatırlatır. Havraları, kiliseleri, camileri ve cem evleriyle çeşitli inanç sistemlerinin manevi hazını hissedersiniz. İnsan egosunun yarattığı bütün şeytanî özellikleri ezer geçersiniz.
Antakya’da ilişkileri belirleyen şey, maddi çıkarlar değildir. Sevgi üzerine kurulan dostluklardır. Cemaatler arasındaki farkları ortadan kaldıran en önemli özellik budur. Bugün bile, “Uzun Çarşı’da”, alış-veriş yaptığınız bir iş yeri sahibi, “bu istediğiniz ben de kalmadı, ama komşumda bulabilirsiniz” diyerek; komşusunun da, buranın ifadesiyle “siftah etmesini” sağlar.
Şiir, bilimin insanlığın hizmetine sunduğu tüm bilgiyi duyu/duygunun hizmetine verebilir. Şiirde bilgi duyu/duygu ile ifade edildiğinde insanla birlikte yaşamın, yaşantının sesi olur. İçine insan duyusu karışmış bir bilgidir bu. İçine insan yüreğinin sıcaklığı karışmış bir sıcaklıkla ifadesini bulur. Sıcak lirik duyguların coşkunluğunda ifadesini bulan şiir, insanı dünyaya, yaşama bağlama bilgisini sunar insanlığa. Farklılıkları ortadan kaldırarak toplumları bir eder, birbirine bağlar. Şair bu yüzden, “Memleketimde geniş kültür mozaiğine sahip / Bir halk kitlesiyle büyümüş… gelişmişim.” diyerek, duygu ile bilgiyi insan sesinin coşkulu ifadesiyle lirik bir coşkuyla ifade ediyor.
Sevil Mısırlıoğlu, Antakya insanını ve coğrafyasını kendi inanç dünyası ve yaşayışı içinde değerlendiriyor. O bu topraklarda birleşmiş bir araya gelmiş bir kültür mozaiği ile buranın halkıyla beraber büyümüştür. Şair, şirinin kahramanı olan “kendisini” realist ve objektif bir hikâye tarzında bize sunuyor ve konuşturmak suretiyle de tanıtıyor. İçinde yaşamış olduğu tarihi çevre, yaşam tarzı, şairin Antakya’ya doğduğu şehre bakış tarzını tayin ediyor. Şiirde Antakya ve tarihi çevreyle kendi arasında kurmuş olduğu çeşitli münasebetler kuruluyor. “Yunus’un Mevlana’nın Hacı Bektaş-ı Veli’nin felsefesini içmişim. / Sevgi saygı ve görgüyle yamalı gönül bohçam / Ondandır böylesine hoşgörülü oluşu sevgimin / Kapımı açarak dünyaya / Bir lokma ekmeğimi paylaşmak isteyişim.”
Şâir, Anadolu’nun üç sevgi eri, Yunus, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli’yi telmih ederek bu üç sevgi öğretisiyle eğitildiğini ifade ederken, Antakya’nın diğer bir yönünü ortaya koyuyor. Anadolu erenlerinin aşk ve cezbeyle yoğrulan öğretilerini “yamalı bohça” benzetmesiyle sunuyor. Bu sevgi erenlerinin görüşleri bir bohça gibi değil, ama gönlümüzü ve ruhumuzu bir ebru gibi bütün ton ve renkleriyle, duyu/duygu ve inanç sistemiyle sarmıştır. Sünnî ile Alevî’yi aynı gönül potasında, aynı bakış tarzıyla ve inanç sisteminde birleştirmiştir. Şâir, Antakya’daki bu durumu kendi şâirane üslubuyla dille getiriyor. Hoşgörü şehri Antakya’ya, şekilden öteye, derin bir mana âlemi yüklüyor.
Hoşgörü şehri Antakya’nın herkes tarafından bilinen bir özelliğini güzel bir üslupla ifade ediyor. “Kapımı açarak dünyaya/ Bir lokma ekmeğimi paylaşmak” Evet, Antakya halkının gözü gönlü dolu, kapısı ve sofrası açıktır. Bir lokma ekmeğini masasında misafir olmadan, onunla paylaşmadan yutamaz. Boğazında durur.
Şâir, 1996 yılına kadar çalıştığı, Hatay Valiliği Hukuk işleri şefliği sırasındaki kişiliği, yakınlığıyla, şiirinde bize sunduğu gözü gönlü tok ve açık sevgi dolu ve hoşgörülü bir insan olarak tanınmanın rahatlığıyla, kendi şahsıyla, Antakyalıyı birleştirerek anlatıyor bize. Antakyalı, sevgi pınarlarıyla beslenmiş, acze asla düşmeyen çelik gibi azmiyle, hoşgörüsüyle, barışseverliğiyle, kutsal dinlerin ve inanç sistemlerinin manevi esintisiyle oluşmuş inancıyla bu şiirin dokusunu sinmiştir. Bu doku şairin kişiliğini de belirlemiştir. Şiir şair özdeşleşerek; şair Antakya, Antakya da şair olmuştur.
Antakya çeşitli dinlere mensup, değişik etnik unsurların bir arada dostça, kardeşçe yaşadığı sevgi ve hoşgörü şehridir. Bu nedenle Antakya ve Antakyalı şiirde “hoşgörü toplumunu” simgeler. Antakya ve Antakyalı hoşgörü toplumunun özellikleriyle hoşgörünün temsilcisi ve sembolü olan bir toplumdur.
Şâir şiirinde belli bir dünya görüşünü sunarak, fikrini bize hissettiriyor ama bu durum şiir de ne didaktik ne de ideolojik bir çerçevede sunuluyor. Tamamen estetik bir planda kalarak, şâir fikrini değil, duyu ve duygusunu bize anlatıyor. Şiiri canlı ve coşkulu kılan şey, Sevil Mısırlıoğlu, şehrini ona bakan çoğu hemşerileri gibi değil, kendi kültür, inanç ve anlayışına duyu ve duygusunu da katarak bize sunmasıdır.
Şiirde dış âlemden gelen unsurlar önemli bir yer tutuyor. Şâir, duyu ve duygusuyla gözlemlediği şehrinde tarihle zamanını birleştiriyor: “İlahi güçlerle çevrilidir her yanım / Beyazıt-ı Bestami, Habib-i Neccar’ım / Erenlere yatak olmuş Amanos dağlarım / Hızır’ım ruhun okşar beni / Akdeniz’den estikçe rüzgârım / Açmış kollarını bekler gelenleri kutsamak için / Haç dergahı Sen Piyer’im.”.  “Beyazıt-ı Bestami türbesi, Habib Neccar Camii, Amanos Dağları, Sen Piyer Kilisesi, Akdeniz ve kıyıları; sonra da: Kalelerim surlarım mezarlarım / Kazıldıkça kusar tarihi bereketli toprağım / Müzelere sığmayan geçmişimin kucağında / Güvenle gururla yaşarım / Özümde yansıması var tarihteki bu ihtişamın / Ondandır böylesine asil oluşu ruhumun / Onurla kalkışı başımın / Cilvegözü Altınözü Yayladağı’nda / Üç ayrı yoldan Suriye’ye sınırımı açarım / Komşumu dostça kucaklarım / İskenderun Dörtyol limanlarında / Obur gemilerim neler taşımaz ki karnında / Samandağ el sallar “beni unutma” der / Tepelerin ardında / Güneyin incisi / Hatay’ın merkez ilçesi / Antakya da  /Harbiye’nin çağlayanında / Defneyapraklı taçlar başımda” mısralarında. Kaleleri, surları, müzesini, Cilvegözü, Altınözü, Yayladağı Dörtyol, İskenderun Limanı, Samandağ, Harbiye gibi çoğu turistik özelliklere sahip, tarihin izleriyle dolu yörelerin adlarını şiirdeki mekânı iyice belirleyecek bir şekilde anlatıyor.
Verilen isimler burada yeşeren sevgi ve asla acze düşmeyen, hoşgörülü insan tipini yaratan değerlerin mimarlarıdır. Antakya’da şekillenen bu insan tipi tesadüfî değil, ilahîdir.
Antakya Kutsal Şehrim şiirinin değişik bölümlerinde aynı mekânın çağrıştırdığı çeşitli duygular var:
v  Sevgi ekip sevgi biçmenin manevi hazzı,
v  Çirkinliklere asi olan yürek,
v  Anadolu erenleriyle, tarihin beslendiği sevgi, saygı, görgünün birleşimi olan hoşgörü toplumu,
v  Kapısı açık olmak, misafirperverlik, ekmeğini paylaşmak, cömertlik, sevgi, hoşgörü, kapısı açık olmak, cömertlik duygularına sahip topluma Allah’ın bereket bahşetmesi,
v  İlahi güçlerle beslenen bir toplumda Hızır’ın koruyuculuğu,
v  Çeşitli dinlerin haç diyarı olma, tarihinin ihtişamıyla asilleşen insanın ruh hali, sınır komşuluğu ve dostluk duygusu,
v  Kutsal aşk rüzgârlarında oluşan sevgi, gibi duygular işlenmiş ve bu duygular ana tema olan “kutsal şehir” duygusunu çeşitli yönlerden pekiştirmiş.
Bu şiir dini ve inanç sistemlerinin görünmeyen âlemle ilgili tezahürlerini değil, görünen hayatla ilgili gerçekçi oluşumlarına değiniyor. Dinler görünen âlemle, görünmeyen âlemin ötesindeki âlemle ilgili inançların sistematik hale gelmiş şekilleridir. Bu şiir dini inanç sistemlerinin gerçek dünyadaki tezahürlerini, iyi insan modeli, iyi bir toplum yaratma özelliklerini ortaya koyuyor. Genellikle dini mahiyet taşıyan şiirlerde içinde yaşanılan dünyadan nefret, bir yerde ideal bir âlemin bulunduğu inancı veya ihtimali üzerine kurgulanmış itibari izlenimleri sunar. Bizi ötelerde bir şeyler aramaya zorlar. Saadet hülyasıyla insanı cezp edip kendine çeker. Bu şiir dinin ve manevi inançların bu gerçek âlemle ilgili insani temayülleri, yaşamla ilgili tezahürleri ortaya koymaktadır.
Şair böyle bir coğrafya da yetişmenin kültürel fırsatlarının “özyeterliği” yüksek bireyleri yetiştirdiğini ifade ediyor. Özyeterliği yüksek bir insan, kendine belirlediği amaca ulaşabilme, kendisine hedefler tayin edebilme, başarma güdüsüne, yılgınlıklara karşı direnç gösterme ve manevi duygularla beslenmiş güçlü bir ruh yapısına sahiptir.
Hayatın bütün acı ve ıstıraplarına rağmen yaşamını azimle sürdürmek, kendine güvenmek, hayatın güçlüklerini yenebilmek, gerektiğinde sıfıra düştüğü noktada yeniden silkinebilmek, kendini bataktan çekip çıkarabilme gücüne sahip olan insan hayatın iyi ve kötü taraflarına bilen güçlü bir insandır.
Şair, “Sevgi ve Hoşgörü Şehri Hatay” adlı şiirinde: “Medeniyetlerin buluştuğu / Tarihlerin yazıldığı / Hatay’da / Dostlukla mayalanan sütümüzü / Duyarlı ninnilerle uyuturuz / Dinlerin çok sesli müziğini / Sevda türkülerinin duygu hortumuyla / Yaşam korosuna katarız / Şer odakların sinsi gölgelerini / Akıl gücüyle öteleyip / Güneşe barış soluklu sineler uzatırız” (GK, 2009: 13).
Yukarıdaki mısralarda şair, alışılmamış bağdaşmalar sunuyor bize: “Sevda türkülerinin duygu hortumu”, “barış soluklu sineleri güneşe uzatmak”, “dostlukla mayalanan süt, yani toplum”, “uyurken duyarlı ninnilerle uyumak”, “şer odakların sinsi gölgesi”, “şerrin gölgesini akıl gücüyle ertelemek”
Bu bağdaştırmalarla şair, insanın sahip olduğu manevi değerlerle, insan hayatına uymayan hayatın kalıplaşmış biçimini ortadan kaldırarak, sahip olduğu yanlış hayat prensipleri yerine, daha mutlu olabileceği bir perspektif oluşturabileceğini ifade ediyor. Medeniyetin ve kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla bu tür bilgiler tarihi ve kültürel bakımdan zengin, farklı kültürlerle beslenmiş toplumlarda bir fırsat olarak vardır. Önemli olan bunları görebilmek bu fırsatlarla insanın kendi yanlışlıklarını ve kusurlarını bilmesi ve kendini değiştirebilme gücünü kendi iradesinde hissetmesidir.
Şaire göre, insan davranışı iradeden bağımsız değildir, her olay sebep ve sonuç yasalarına bağlıdır. Kültürlerin ebrulaştığı, renkli mozaiklerle ayrılmayacak şekilde dokunduğu Antakya gibi şehirler bu yönden kutsaldır. Burada yetişen bireyler kendisiyle barışık, sevgi dolu, hoş görülü, paylaşmasını bilen, kendisine, toplumuna ve insanlığa faydalı bir birey olarak yetişirler. Değişik kültürlerle şekillenmiş toplumlar yüksek medeniyet kurmaya ve dünya medeniyetine öncülük etmeye aday toplumlardır. Bu tür toplumlar eğitim düzeyleriyle, ticari kabiliyetleriyle yaratıcılılarıyla güçlü bir toplum, dünyayla kolayca uyum sağlayacak düzeyde girişimci büyük oluşumlar sağlayabilir. Kendine güvenli bireyler, başı dik, gönlü açık insanlardan oluşan toplum oluşturabilirler. Şaire göre bu yüzden Antakya kutsal şehirdir.
Şiir başka anlatım yollarıyla varılamayan bir beşeri anlatım sanatıdır (ŞOK, 2002: 42) .Şâir kendi beşeri duygularını “Sevgi ve Hoşgörü Şehri Hatay” adlı şiirinde: “ Farklı kültür farklı misyonla / İrdeleriz her detayı / Mesajlar ileterek Dünya’ya /Sevgi hoşgörü şehri yaptık Hatay’ı” diyerek anlatmaya çalıştığımız bu detayları şiirin gücü ile ifade ediyor.
Memleket şiiri özelliği taşıyan bu şiirlerde şair: kendisi, hayatı, kişiliği ve karakterini belirleyen her şeyle Antakya arasında sıkı bir münasebet kuruyor, adeta coğrafya, dış âlem, tarih ve insanıyla birleştiriyor. “Toplusal hazları” dile getiriyor bize. Burada tarihi güzellikler ve şehrin manevi dokusunu oluşturan cetlerden beslenmiş bir insanın ruh hali bahis konusu. Şair, Antakya’nın sevgi ve hoşgörü ile beslediği bir barış eridir. Çirkinlikler karşısında ise asi bir yüreğe sahip, acze düşmeyen bir karakter imajıyla çıkıyor karşımıza. Şair kendisine ait imajlarla, bize gerçekte, kendi şahsında Antakya halkını anlatıyor. Şiirle şair, şairle dış âlem, dış âlemle insan birleşiyor şiirlerde.

YARARLANILAN KAYNAKLAR ve KISALTMALAR
GK: Sevil Mısırlıoğlu, Güneşi Kurşunladık, 1. Baskı, Ankara, 2009.
ŞT: Mehmet KAPLAN, Şiir Tahlilleri 2 Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Dergâh Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 1984.
İTS: Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı, 2. Baskı, İstanbul 1979.
ŞOK: İsmet ÖZEL, Şiir Okuma Kılavuzu, Şule Yayınları,  İstanbul, 2002.




* Erciyes Üniversitesi, Rektörlük Türk Dili Bölümü, Öğr. Gör.

Yorumlar